HIV Pozitif Hayatın Günlüğü

Archive for Mart, 2011

Bir adım daha ileri…

31 Aralık 2005

30 Güne bölünmüş bir aylık zaman diliminin bir ömre hükmedebileceği anlar yaşatacağını bilmezdim… Düşünemezdim… Beklemezdim…

Bir adım daha atıyorum…

Soğuk koridorlarından geçerek doktorun odasına ulaşmaya çalıştığım hastanenin yıllanmış yapısından geçerken, sanki hayatımın önemli parçalarını bir bir bırakıyorum hissinden kurtulabilecek miyim acaba?

Bir adım daha…

En kötüsü budur herhalde diye düşünüyorum, her geldiğinde bir önceki gelişinde bıraktığım parçalar tüm ağırlığı ile kendilerini bana hatırlatacaklar.

Ve bir adım daha…

Nihayet doktorun kapısındayım. On beş gündür duymaya kendimi hazırladığım konuşmayı dinlemek kapıyı aralamak, ya da her şeyi bir kenara bırakarak, ayaklarımın sürünerek geldiği bu koridordan hayatımda ki en hızlı koşuşumla kaçmak düşüncesiyle mücadele ederken parmaklarımın cesur davranışlarıyla kapıyı çaldığını 2 – 3 saniyelik bir gecikmeyle duydum ve arkasından doktorun “Buyurun” davetini algılayıp odaya girdim…

Geniş siyah venge mobilyadan yapılan masanın üzerine kestirilerek konulduğu çok aşikar olan cam yüzeyde kendi yansımama baka kaldım… Doktor bu tedirgin duraksamayı uzatmamak için “Oturun Kıvanç Bey, rahat olun lütfen” dedi ve küçük bir orta sehpanın sağ ve soluna yanaştırılmış koltuklardan birisine oturdum.

Duymaya hazırlandığımı düşündüğüm cümleler bir bir dökülmeye başladı doktorun ağzından, Hala kurduğu cümlelerin sonlarında “ama sizin testiniz negatif” demesi beklentisi ile uzunca bir konuşmayı, dinlemeye, anlamaya, anlamlandırmaya çabaladım…

“Şimdilik bunlarla başlayacağız” sözleriyle kendime geldim ve elime tutuşturduğu bir takım test kağıtlarını alıp “sağolun” diyebildim sadece.

Artık kesindi ve bunu kabul etmem gerekiyordu. Hayatımın ortasındaydım ve kalan diğer yarısını görememek hissi ile… Annemi, dostlarımı, kariyerimi düşünmeye başladım.

Dışarıya ve yeni bir hayata doğru bir adım daha attım…

Ve bir adım daha…

Bir adım daha…

Kıvanç Er

Bir Bahçe…

Pozitif Günlük çok yoğun bir ilgi ile ilk haftasını tamamladı. Öncelikle okuyucularımıza bize göstermiş oldukları yoğun ilgi için gerçekten çok teşekkür ederiz. Gördüğümüz bu ilgi bizlere doğru yolda olduğumuzu bir kez daha gösterdi.

Bu yola çıktığımızda aklımızda birçok fikir ve amaç vardı kuşkusuz. Ancak ben bir editör olarak burayı hiçbir zaman basit bir web sayfası olarak görmedim. Burası basit bir web sayfasının çok ötesinde bir yer olacaktı. Buradan birçok beklentilerimiz vardı.

Buradaki çaba ve harcanan emeklerin tümünün daha önceki yazımda belirttiğim amaçlarının dışında kuşkusuz başka amaçları da var. Burası HIV/AIDS konusunda insanlara bilgi vermek, deneyimlerin paylaşılmasını sağlamanın yanı sıra birkaç kişinin hayat ile olan bağını, temasını bizlere göstermektedir.

Onların çabası ile yaşayan bu site aslında bir çeşit bahçedir.

Bir bahçe yapmaya çalışmak

Evet, aslında burada yaptığımız şey en basit anlamı ile bir bahçe yapmaya çalışmaktan ibaret. Burada ağaçlar dikiyoruz, ağaçları suluyor ve buduyoruz. Kısacası bahçemin güzel olması ve bizden sonra gelenler için de bir anlam ifade etmesi için ne gerekiyorsa yapıyoruz.

Neden bir bahçe?

Bu satırları okuyan bütün okuyucuların aklından aynı sorunun geçtiğinden eminim: Neden bir bahçe?

Psikolojik olarak yapılan analizlerde, kişinin bir bahçe ile uğraşması onun geleceğe inandığını ve umutlarını kaybetmediğini gösterir. Birçok psikolog için kişinin geleceğe yönelik böylesine kalıcı ve uzun vadeli bir işi severek yapıyor olması, onun aslında kendine güvendiğini, geleceğine inandığı ve ümidini yitirmediğini gösterir. Bunun en sağlam örneği de sanırım bir bahçe yapmaktır.

Evet, bir bahçe yapmak geleceğe inanmaktır. Bundan 10 yıl sonrası için bile planlarımız olduğunu göstermektedir. Bir bahçe yapmak sadece bizim için değil, etrafımızdaki insanları için de bir şeyler yapacak kadar mutlu, enerji dolu olduğumuzu ve bir inancımız olduğunun en büyük göstergesidir.

Bir editör olarak burada yapılan işe inanmıyor olmam zaten mümkün olamaz. Ancak siz değerli okuyucular açısından buranın sadece bir günlük olduğunu düşünmememsi, buraya bir bahçe olarak bakması bizim en büyük amacımızdır. Bu bahçe HIV/AIDS ile yaşayan insanların aslında geelceğe inandıkları, ümitlerinin olduğu, herkes kadar mutlu bir hayat sürebildiklerinin bir göstergesi olacaktır.

Ve bu bahçe katkıda bulunmak, buraya güzellikler taşımak isteyen herkese açıktır ve açık olacaktır…

Bu günlük bunun için vardır,

Sevgiler & Saygılar,

Okan Aksu

Editör

Bir Tas Sıcak Çorba…

Ocak’ın ilk haftası 2005

Küçük bir çocuktum…

Mutlu bir ailem vardı ve çocukluk dönemlerimde mutlu olmak için yeterince nedenimiz oluyordu: Bir anne, biraz oyuncak ve sıcak bir ev…

Mutluydum.

Çok yaramaz bir çocuk değildim ama sık sık hasta olurdum. O zamanlar beni tek iyi eden şey annemin yanımda olması ve bana “İyileşeceksin kızım, hiçbir şeyin yok” demesiydi.

Annem her türlü ilaçtan daha etkiliydi benim için. O iyileşeceğimi söylediyse ben iyileşirdim. Ne de olsa o her şeyi bilirdi. Hele bir de bir tas sıcak çorba yaptı mı benim için bütün hastalıklar biterdi.

Şimdi bir hastanedeyim.

Ve hastanede geçirdiğim gecelerden birini hiç unutamam:

Ben yine krize girmiş, yattığım yerde çırpınıyordum. İleri derecede romatizması olan ve ayakta bile zorlukla durabilen annem çığlık atarak doktor çağırdı. Gelip müdahale ettiler daha doğrusu etmeye çalıştılar.

Nefesim biraz sakinleşmiş olmalı ki dalmışım. Kesik kesik görüntülerle hatırladığım ama hafızama kazınmış olan kare: Kuran sesleri arasında annemin elimi avuçlarının içine tutarak öpmesiydi. Bulutlanmış gözleriyle yalvarırcasına bana bakıyordu. Acaba o sırada aklından ne geçiyordu?

Ben bitkin bir halde, öylece yatarken annemin durumunu düşünebiliyor musunuz? Canının bir parçası orada öylece yatıyor, neredeyse can çekişiyor ve onun elinden hiçbir şey gelmiyor…

Tanrımmm !!! Ne büyük çaresizlik…

Ancak benim için annemin yanımda olması ne bana güven veriyordu. Yatağımın içine gömülmüş olan ben annemin yanımda olmasından dolayı mutluydum. Küçükken bana yaptığı çorbaları hatırlıyordum. Gülümsemeye çalışıyordum…

Sevgi Yılmaz

15 Gün

25 Aralık 2005

Ölüler dışında hiç kimsenin doğruyu söylemesine izin verilmez.

Mark Twain, 1905

Sevdiğim yazar böyle söylemiş işte: “Ölüler dışında kimsenin doğruyu söylemesine izin verilmez.”

Doğruyu söylemek isteriz. Aslında bize de her zaman doğrunun söylenmesini isteriz. Ancak korkularımızdan, iç hesaplaşmalarımızdan, acılarımızdan, utanma duygumuzdan doğruları söyleyemeyiz ve başkalarının da söylemesini istemeyiz.

Belki de ne kadar güçsüz olduğumuz gerçeği ile yüzleşmek istemeyiz.

Bu yüzden birçok gerçeğin ölülerle birlikte mezara gitmesini tercih ederiz.

Korktuğumuz gerçeklerin söylenmesindense, hiç bilmemek bizim için hep daha iyidir.

Hayatımın dönüm noktasındaymışım gibi yaşıyorum kaç gündür…

Kızgınım kendime, hayatıma, hayatıma aldıklarıma, hayatımdan çıkardıklarıma…

Her şeye herkese kızgınım… Yaşadığım kente, yaşadığım semtin bakkalına, yürüdüğüm sokakların kaldırımına ve hiçbir zaman nereye uçuşup durduklarını bilmesem de kanat çırpışları ile gökyüzünün mavisine derinlik katan martılara bile kızgınım.

Görüştüğüm doktor soğuk ve mekanik bir sesle hayatımın geri kalanı hakkında bana bilgi vermeye çalışırken kelimelerin değil ses tonunun benim için daha önemli olduğunu bilebilseydi acaba daha içten mi dinler ya da daha çok mu inanırdım söylediklerine…

“ Evet dediğim gibi bu süreçte yapabileceğimiz pek bir şey yok. Sonucu bekleyeceğiz. Ender de olsa bazen yalancı pozitiflik olabiliyor onun için bu test sonucunu görmeden net bir şey diyemem ama sanırım pozitifsiniz. Ama artık ilaç tedavisiyle hayatınızın süresi belli bir miktar uzatılabiliyor çok üzülmeyin onun için ”

Buna benzer kaç cümle daha çıktı doktorun dudaklarının arasından fark etmedim. Bir süre sonra sadece dudakları kımıldayan bir adama dönüştü beyaz önlüğü ile karşımda…

Bense o beyaz önlüğün yansımasında kızgın olduğum her şeyle, herkesle yeniden ve yeniden tartışmaya devam ediyorum…

“15 gün sonra sizi tekrar bekliyorum” dedi aynı soğuk sesle…

15 gün…

Doktor beni beklerken ben hayatı ne kadar bekletebilecektim bu 15 günde…

Cevap vermeden çıktım odasından…

Onun odasından çıkarken attığım her adımda eski ben’den biraz daha uzaklaşıyordum.

Gerçeği bilmek istemiyordum…

Ne güzel söylemiş yazar aslında, değil mi?

Kıvanç Er

İnce Bir Çizginin Tam Ortasında…

Aralık 2004

Ben o kötü halimde ambulansla Vakıf Gureba ve Yedikule Göğüs Hastalıkları Hastanesi’ne götürüldüm. Çekilen röntgenlerime bakıp “Bu kızın bir şeyi yok, psikolojik” deyip geri çevirdiler. Bu hep anlamadığım bir konudur aslında. Ne zaman Doktorlar teşhis koyamadıkları zaman bunun hemen “psikolojik” olduğunu söyler dururlar. Bu vakit yetersizliğinden midir, yoksa doktorlarımızın ağır çalışma şartlarından mıdır pek bilinmez. Neyse bu konuyu çok açmayacağım çünkü bu konudan da başa bir günlük yazılır sanırım…

Gittiğimiz 3. hastane İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi (Samatya) idi.

Türkiye’de konu sağlık olduğunda çoğu zaman işiniz hep şansa kalır. Ben de sanırım bu dönemde biraz şanslıydım. Dahiliye servisinin şefi babamın arkadaşıydı. Bana çok yardım ettiğini söyleyebilirim.

İlk başlarda acilde beni muayene etmiş, röntgenlerime bakıp yine aynı şeyleri o da söylemişti. Sırtımı dinlemek için beni hafifçe kaldırmaya çalıştığı anda benim gene kalbim çıldırmış, nefesim gitmişti. Doktor krizi görünce bana inandı ve birkaç saat sonra beni 8 yataklı bir odaya yatışımı yaptırdı. Doktorun önünde kriz geçirmem sanırım onları hasta olduğuma ikna etti. Yoksa kim bilir daha ne kadar uğraşacaktım?

Hastaneye yattıktan sonra üç gün kadar ağızdan antibiyotik verdiler. Nafile…

Pek bir şey değişmiyordu…

Bu sefer sabah akşam koldan direkt damara çift doz çok güçlü bir antibiyotik başladılar. İlacın 2. ve 3. günün geceleri resmen defalarca öbür tarafa gidip geri döndüm. 39,5 dereceye varan, çok yüksek ateşim vardı. Dişlerim ve dizlerim birbirine vuruyor, cayır cayır yanıyordum ancak ben üşüyordum. Ateşimi düşürmek için kasık yerlerime sürekli ıslak bezler koyuyorlardı. Diğer 7 hastanın refakatçileri bile gelip bana bakar olmuşlardı.

3 gece boyunca şuurum yarı kapalı bir vaziyette yattım. 3 akşam, gece yarısını biraz geçe aniden bir kriz geliyor, ateşin etkisiyle tüm bedenim titriyor ve ben nefes alabilmek için çırpınıyordum. Korku ve çaresizlik içindeki annem hemen doktorları çağırıyordu. Onlarda nefes alamadığım için hava tüpünü getirip ağzıma dayamaya çalışıyorlardı. Ama o hava tüpü beni daha çok tıkıyordu.

Bunu onlara bir türlü anlatamıyordum – ki anlatabilmem için nefes alıp konuşabilmem gerekirdi. Sadece çırpındığım yerde doktorun ellerini iterek direniyordum. Aslında ne komik bir durum; onlar beni kurtarmak isterken daha çok zorda bırakıp, hatta neredeyse ölümüme sebep olacaklardı…

Diğer refakatçiler artık gelip başımda Kur-an okumaya başlamışlardı…

İnce bir çizginin tam ortasındaydım…

Sevgi Yılmaz

Gitmek veya…

14 Aralık 2005

Ürperiyorum…

Kafamı dağıtmak için bir şeylere konsantre olmaya çalışıyorum ancak yapamıyorum. Aklımda hep aynı soru var… Bugün nasıl geçti ne kendim anladım ne de birisine anlatabildim…

Akşama kadar laboratuardan arayan kadının sesi kulaklarımdan eksilmedi “ Tekrar gelmeniz lazım bir kez daha kan almamız gerekecek sizden ne zaman gelebilirsiniz ?”

Her seferinde farklı tonlarda farklı yorumlarla belki yüz belki binlerce kez bu cümlenin tonlamasını düşündüm… Sevecen bir sesle, hüzünlü ve acıma yüklü bir sesle, emreden bir tonlama, kızgın aşağılayan harflere olanca sinirini yüklemiş gıcık bir sesle.

Sonra kendi iç sesim “Evet kesin çıktı sende de… Yok canım hata olmuştur yeniden bakacaklardır… Yeniden bakacaklarsa neden Kenan test sonucunu aldı da sen almadın, çünkü onun ki temiz çıktı…”

Kendi iç sesim kadının sesi sürekli bir birleri ile tartışıp durdu tüm gün boyu. Mesai nasıl bitti, saatler nasıl geçti de eve gelip güvendiğim tek yer olan yatağıma uzanıp, dizime aldığım lap top un dizlerime verdiği sıcaklıkla soğumuş yüreğimi ısıtmaya başladım bilmiyorum…

Gitmemeyi düşünüyorum… Böyle bir şey varsa bile bunu bilmek istemiyorum… Bildiğimde yapabileceğim bir şey yokken öğrenmiş olmak ne fayda sağlar ki bana… Tekrar kan vermeye gitmeyeceğim… Gitmeliyim… Gitmeyeceğim… Gideceğim…

Kıvanç Er

Geçecek… Bitecek…

“Birazdan” diyordum … “Birazdan… Geçecek… Birazdan Geçecekkk….”

Sağlığım iyice bozulmaya başlamıştı. O dönemleri hala ilk gün gibi iyi hatırlıyorum. Ondan sonrası ne kadar karışık olsa da, her şeyin başladığı o dönemi çok iyi hatırlıyorum.

Sağlığım konusunda artık bir şeyler yapmanın zamanı gelmişti.

Yaşadığım tüm bu olumsuzluklardan ötürü en sonunda ciddi bir araştırma için doktora gitme kararı almıştım. Gittiğim dahiliye doktoru yaptığı testler sonucunda kan değerlerimin aşırı düşük olduğunu ve kontrol için tekrar kan almaları gerektiğini söyledi.

Neyim vardı benim böyle? Neler oluyordu bana böyle?

Doktorun isteği üzerine testleri tekrar ettik.

Gelen sonuçlar yine aynıydı. Normal insanlarda 4.000 – 6.000 arası olan lökositler, bende 1.800’lere inmişti. Doktor bu durumu mutlaka araştırmamı, en doğru sağlık hizmetini üniversite hastanelerinde uzman hematologlardan (kan hastalıkları uzmanı) alabileceğimi söyledi. Bu durum üzerine İstanbul Üniversitesi (Çapa)Tıp Fakültesi’ne gittim. Orada da birçok tahliller yapıldı ve doktorlar tarafından bakıldı. Aldıkları sonuçlarla benim şikâyetlerimin bulguları bir türlü tutmuyordu. Birçok hastalıktan şüphelendiler… Lösemi… Behçet…… vs

Tamam, mide şikâyetlerim geçmişti ama bu seferde boğazımın iç kısmında kocaman yaralar çıkmaya başlamıştı. İlk günler hafif hafif batıyordu ama ya sonraları… Bırakın besin maddelerini, ağız sıvımı bile yutarken nasıl inanılmaz acı veriyordu… Her yutkunmamda gözümden yaş geldiğini bilirim. Boğazımdaki bu yarayı dayanılmaz acısıyla 1,5 ay boyunca çektim. Sanki bir sürü cadı/yaratık başıma üşüşmüş, her saniye kocaman uzun tırnaklarıyla boğazımı kazıyorlardı…

Hem de her gün, her yutkunmamda… Acı … Bunu düşünebiliyor musunuz ???

Vücudunuzda bu tür değişimlerin olması insanı düşündürüyor. Acaba benim neyim var diye düşünmekten kendimi alamıyordum.

Bu soru kafamda hep bir yerdeydi: “Benim neyim var? Benim neyim var? Neyim var?”

Doktorun verdiği ilaçla yaralar anca geçmiş ama izleri hala boğazımda kalmıştı. Tam artık şikâyetlerim bitti derken bu sefer de nefes almamda sıkıntılar çekmeye başladım.

2,5 ay nefes darlığı ve aşırı kalp çarpıntıları yaşadım. Merdiven çıkamadım, yürürken tıkandığım için konuşamadım, her sabah yatağımda yatay vaziyetten dikey duruma geçerken tıkandım ve bu tıkanmalarda nefesimin tamamen kesilip, Azrail’in 10 parmağı ile birden ve tüm gücüyle boğazıma abandığını düşündüm. Sağlığım konusunda karamsarlaşmaya başlamıştım.

Evimiz 3. kattaydı. Normalde bir iki dakikada çıktığım merdivenleri 30–40 dakikada çıkar olmuştum. Bir basamak çıkıyor, duvara yaslanıp dinleniyordum. Çünkü kalbim yerinden fırlayacak gibi delirmişçesine atıyordu. 2,5 ay boyunca bu böyle devam etti.

Hele sabahları… Aman aman… Yattığım yerde önce kolumun üzerinde doğruluyordum, birkaç saniye sonra anca yavaşça ayağa kalkabiliyordum. Ama ne kadar dikkat edersem edeyim her seferinde yine kalbimin ritmi hızlanıyor ve Azrail gelerek krize girmeme sebep oluyordu. Her türlü koku beni anında tıkıyordu… Sigara… Parfüm… Sanırım bunu yapmak Azrail’in çok hoşuna gidiyordu ki, benimle oynuyordu…

Tüm bu durumların üst üste gelmesinin bir anlamı olmalı diye düşünüyordum…

İlk nefesimin kesildiği anı hiç unutamam. Eve adımımı attım ki bir anda kalbim çırpınmaya başladı, aynı anda da nefesim kesildi. Dakikalarca ciğerlerime hiç hava girmedi. Ve ben o bir yudum nefesi alabilmek için olağanüstü bir çaba sarf ediyordum. Ama nafile. O anlarımda son nefesimi verdiğimi düşünmüştüm. Gerçekten ölümün o soğuk nefesini alnımdaki terle birlikte hissettim. Sonralarında her kriz geldiğinde ve yine o bir yudum nefesi alamadığımda içimden “Birazdan” diyordum … “Birazdan… Geçecek… Birazdan Geçecekkk….” diyordum. Birkaç dakika sonra nefesim normal haline geri dönüyordu ve ben ancak öyle hareket edebiliyordum.

Sonra vücudumun artık hiç dayanacak gücü kalmamıştı. İyice kötüleşmiştim. Ayağa bile kalkamaz duruma gelmiştim. Evimin önüne ambulans gelip beni karga tulumba sedyelerle hastaneye kaldırdılar. Aylarca süren hastane maceramın o gün başladı işte…

Benim için yeni bir hayat sayfası açılıyordu artık.

Sevgi Yılmaz