HIV Pozitif Hayatın Günlüğü

Archive for Mart, 2011

15 Gün

25 Aralık 2005

Ölüler dışında hiç kimsenin doğruyu söylemesine izin verilmez.

Mark Twain, 1905

Sevdiğim yazar böyle söylemiş işte: “Ölüler dışında kimsenin doğruyu söylemesine izin verilmez.”

Doğruyu söylemek isteriz. Aslında bize de her zaman doğrunun söylenmesini isteriz. Ancak korkularımızdan, iç hesaplaşmalarımızdan, acılarımızdan, utanma duygumuzdan doğruları söyleyemeyiz ve başkalarının da söylemesini istemeyiz.

Belki de ne kadar güçsüz olduğumuz gerçeği ile yüzleşmek istemeyiz.

Bu yüzden birçok gerçeğin ölülerle birlikte mezara gitmesini tercih ederiz.

Korktuğumuz gerçeklerin söylenmesindense, hiç bilmemek bizim için hep daha iyidir.

Hayatımın dönüm noktasındaymışım gibi yaşıyorum kaç gündür…

Kızgınım kendime, hayatıma, hayatıma aldıklarıma, hayatımdan çıkardıklarıma…

Her şeye herkese kızgınım… Yaşadığım kente, yaşadığım semtin bakkalına, yürüdüğüm sokakların kaldırımına ve hiçbir zaman nereye uçuşup durduklarını bilmesem de kanat çırpışları ile gökyüzünün mavisine derinlik katan martılara bile kızgınım.

Görüştüğüm doktor soğuk ve mekanik bir sesle hayatımın geri kalanı hakkında bana bilgi vermeye çalışırken kelimelerin değil ses tonunun benim için daha önemli olduğunu bilebilseydi acaba daha içten mi dinler ya da daha çok mu inanırdım söylediklerine…

“ Evet dediğim gibi bu süreçte yapabileceğimiz pek bir şey yok. Sonucu bekleyeceğiz. Ender de olsa bazen yalancı pozitiflik olabiliyor onun için bu test sonucunu görmeden net bir şey diyemem ama sanırım pozitifsiniz. Ama artık ilaç tedavisiyle hayatınızın süresi belli bir miktar uzatılabiliyor çok üzülmeyin onun için ”

Buna benzer kaç cümle daha çıktı doktorun dudaklarının arasından fark etmedim. Bir süre sonra sadece dudakları kımıldayan bir adama dönüştü beyaz önlüğü ile karşımda…

Bense o beyaz önlüğün yansımasında kızgın olduğum her şeyle, herkesle yeniden ve yeniden tartışmaya devam ediyorum…

“15 gün sonra sizi tekrar bekliyorum” dedi aynı soğuk sesle…

15 gün…

Doktor beni beklerken ben hayatı ne kadar bekletebilecektim bu 15 günde…

Cevap vermeden çıktım odasından…

Onun odasından çıkarken attığım her adımda eski ben’den biraz daha uzaklaşıyordum.

Gerçeği bilmek istemiyordum…

Ne güzel söylemiş yazar aslında, değil mi?

Kıvanç Er

İnce Bir Çizginin Tam Ortasında…

Aralık 2004

Ben o kötü halimde ambulansla Vakıf Gureba ve Yedikule Göğüs Hastalıkları Hastanesi’ne götürüldüm. Çekilen röntgenlerime bakıp “Bu kızın bir şeyi yok, psikolojik” deyip geri çevirdiler. Bu hep anlamadığım bir konudur aslında. Ne zaman Doktorlar teşhis koyamadıkları zaman bunun hemen “psikolojik” olduğunu söyler dururlar. Bu vakit yetersizliğinden midir, yoksa doktorlarımızın ağır çalışma şartlarından mıdır pek bilinmez. Neyse bu konuyu çok açmayacağım çünkü bu konudan da başa bir günlük yazılır sanırım…

Gittiğimiz 3. hastane İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi (Samatya) idi.

Türkiye’de konu sağlık olduğunda çoğu zaman işiniz hep şansa kalır. Ben de sanırım bu dönemde biraz şanslıydım. Dahiliye servisinin şefi babamın arkadaşıydı. Bana çok yardım ettiğini söyleyebilirim.

İlk başlarda acilde beni muayene etmiş, röntgenlerime bakıp yine aynı şeyleri o da söylemişti. Sırtımı dinlemek için beni hafifçe kaldırmaya çalıştığı anda benim gene kalbim çıldırmış, nefesim gitmişti. Doktor krizi görünce bana inandı ve birkaç saat sonra beni 8 yataklı bir odaya yatışımı yaptırdı. Doktorun önünde kriz geçirmem sanırım onları hasta olduğuma ikna etti. Yoksa kim bilir daha ne kadar uğraşacaktım?

Hastaneye yattıktan sonra üç gün kadar ağızdan antibiyotik verdiler. Nafile…

Pek bir şey değişmiyordu…

Bu sefer sabah akşam koldan direkt damara çift doz çok güçlü bir antibiyotik başladılar. İlacın 2. ve 3. günün geceleri resmen defalarca öbür tarafa gidip geri döndüm. 39,5 dereceye varan, çok yüksek ateşim vardı. Dişlerim ve dizlerim birbirine vuruyor, cayır cayır yanıyordum ancak ben üşüyordum. Ateşimi düşürmek için kasık yerlerime sürekli ıslak bezler koyuyorlardı. Diğer 7 hastanın refakatçileri bile gelip bana bakar olmuşlardı.

3 gece boyunca şuurum yarı kapalı bir vaziyette yattım. 3 akşam, gece yarısını biraz geçe aniden bir kriz geliyor, ateşin etkisiyle tüm bedenim titriyor ve ben nefes alabilmek için çırpınıyordum. Korku ve çaresizlik içindeki annem hemen doktorları çağırıyordu. Onlarda nefes alamadığım için hava tüpünü getirip ağzıma dayamaya çalışıyorlardı. Ama o hava tüpü beni daha çok tıkıyordu.

Bunu onlara bir türlü anlatamıyordum – ki anlatabilmem için nefes alıp konuşabilmem gerekirdi. Sadece çırpındığım yerde doktorun ellerini iterek direniyordum. Aslında ne komik bir durum; onlar beni kurtarmak isterken daha çok zorda bırakıp, hatta neredeyse ölümüme sebep olacaklardı…

Diğer refakatçiler artık gelip başımda Kur-an okumaya başlamışlardı…

İnce bir çizginin tam ortasındaydım…

Sevgi Yılmaz

Gitmek veya…

14 Aralık 2005

Ürperiyorum…

Kafamı dağıtmak için bir şeylere konsantre olmaya çalışıyorum ancak yapamıyorum. Aklımda hep aynı soru var… Bugün nasıl geçti ne kendim anladım ne de birisine anlatabildim…

Akşama kadar laboratuardan arayan kadının sesi kulaklarımdan eksilmedi “ Tekrar gelmeniz lazım bir kez daha kan almamız gerekecek sizden ne zaman gelebilirsiniz ?”

Her seferinde farklı tonlarda farklı yorumlarla belki yüz belki binlerce kez bu cümlenin tonlamasını düşündüm… Sevecen bir sesle, hüzünlü ve acıma yüklü bir sesle, emreden bir tonlama, kızgın aşağılayan harflere olanca sinirini yüklemiş gıcık bir sesle.

Sonra kendi iç sesim “Evet kesin çıktı sende de… Yok canım hata olmuştur yeniden bakacaklardır… Yeniden bakacaklarsa neden Kenan test sonucunu aldı da sen almadın, çünkü onun ki temiz çıktı…”

Kendi iç sesim kadının sesi sürekli bir birleri ile tartışıp durdu tüm gün boyu. Mesai nasıl bitti, saatler nasıl geçti de eve gelip güvendiğim tek yer olan yatağıma uzanıp, dizime aldığım lap top un dizlerime verdiği sıcaklıkla soğumuş yüreğimi ısıtmaya başladım bilmiyorum…

Gitmemeyi düşünüyorum… Böyle bir şey varsa bile bunu bilmek istemiyorum… Bildiğimde yapabileceğim bir şey yokken öğrenmiş olmak ne fayda sağlar ki bana… Tekrar kan vermeye gitmeyeceğim… Gitmeliyim… Gitmeyeceğim… Gideceğim…

Kıvanç Er

Geçecek… Bitecek…

“Birazdan” diyordum … “Birazdan… Geçecek… Birazdan Geçecekkk….”

Sağlığım iyice bozulmaya başlamıştı. O dönemleri hala ilk gün gibi iyi hatırlıyorum. Ondan sonrası ne kadar karışık olsa da, her şeyin başladığı o dönemi çok iyi hatırlıyorum.

Sağlığım konusunda artık bir şeyler yapmanın zamanı gelmişti.

Yaşadığım tüm bu olumsuzluklardan ötürü en sonunda ciddi bir araştırma için doktora gitme kararı almıştım. Gittiğim dahiliye doktoru yaptığı testler sonucunda kan değerlerimin aşırı düşük olduğunu ve kontrol için tekrar kan almaları gerektiğini söyledi.

Neyim vardı benim böyle? Neler oluyordu bana böyle?

Doktorun isteği üzerine testleri tekrar ettik.

Gelen sonuçlar yine aynıydı. Normal insanlarda 4.000 – 6.000 arası olan lökositler, bende 1.800’lere inmişti. Doktor bu durumu mutlaka araştırmamı, en doğru sağlık hizmetini üniversite hastanelerinde uzman hematologlardan (kan hastalıkları uzmanı) alabileceğimi söyledi. Bu durum üzerine İstanbul Üniversitesi (Çapa)Tıp Fakültesi’ne gittim. Orada da birçok tahliller yapıldı ve doktorlar tarafından bakıldı. Aldıkları sonuçlarla benim şikâyetlerimin bulguları bir türlü tutmuyordu. Birçok hastalıktan şüphelendiler… Lösemi… Behçet…… vs

Tamam, mide şikâyetlerim geçmişti ama bu seferde boğazımın iç kısmında kocaman yaralar çıkmaya başlamıştı. İlk günler hafif hafif batıyordu ama ya sonraları… Bırakın besin maddelerini, ağız sıvımı bile yutarken nasıl inanılmaz acı veriyordu… Her yutkunmamda gözümden yaş geldiğini bilirim. Boğazımdaki bu yarayı dayanılmaz acısıyla 1,5 ay boyunca çektim. Sanki bir sürü cadı/yaratık başıma üşüşmüş, her saniye kocaman uzun tırnaklarıyla boğazımı kazıyorlardı…

Hem de her gün, her yutkunmamda… Acı … Bunu düşünebiliyor musunuz ???

Vücudunuzda bu tür değişimlerin olması insanı düşündürüyor. Acaba benim neyim var diye düşünmekten kendimi alamıyordum.

Bu soru kafamda hep bir yerdeydi: “Benim neyim var? Benim neyim var? Neyim var?”

Doktorun verdiği ilaçla yaralar anca geçmiş ama izleri hala boğazımda kalmıştı. Tam artık şikâyetlerim bitti derken bu sefer de nefes almamda sıkıntılar çekmeye başladım.

2,5 ay nefes darlığı ve aşırı kalp çarpıntıları yaşadım. Merdiven çıkamadım, yürürken tıkandığım için konuşamadım, her sabah yatağımda yatay vaziyetten dikey duruma geçerken tıkandım ve bu tıkanmalarda nefesimin tamamen kesilip, Azrail’in 10 parmağı ile birden ve tüm gücüyle boğazıma abandığını düşündüm. Sağlığım konusunda karamsarlaşmaya başlamıştım.

Evimiz 3. kattaydı. Normalde bir iki dakikada çıktığım merdivenleri 30–40 dakikada çıkar olmuştum. Bir basamak çıkıyor, duvara yaslanıp dinleniyordum. Çünkü kalbim yerinden fırlayacak gibi delirmişçesine atıyordu. 2,5 ay boyunca bu böyle devam etti.

Hele sabahları… Aman aman… Yattığım yerde önce kolumun üzerinde doğruluyordum, birkaç saniye sonra anca yavaşça ayağa kalkabiliyordum. Ama ne kadar dikkat edersem edeyim her seferinde yine kalbimin ritmi hızlanıyor ve Azrail gelerek krize girmeme sebep oluyordu. Her türlü koku beni anında tıkıyordu… Sigara… Parfüm… Sanırım bunu yapmak Azrail’in çok hoşuna gidiyordu ki, benimle oynuyordu…

Tüm bu durumların üst üste gelmesinin bir anlamı olmalı diye düşünüyordum…

İlk nefesimin kesildiği anı hiç unutamam. Eve adımımı attım ki bir anda kalbim çırpınmaya başladı, aynı anda da nefesim kesildi. Dakikalarca ciğerlerime hiç hava girmedi. Ve ben o bir yudum nefesi alabilmek için olağanüstü bir çaba sarf ediyordum. Ama nafile. O anlarımda son nefesimi verdiğimi düşünmüştüm. Gerçekten ölümün o soğuk nefesini alnımdaki terle birlikte hissettim. Sonralarında her kriz geldiğinde ve yine o bir yudum nefesi alamadığımda içimden “Birazdan” diyordum … “Birazdan… Geçecek… Birazdan Geçecekkk….” diyordum. Birkaç dakika sonra nefesim normal haline geri dönüyordu ve ben ancak öyle hareket edebiliyordum.

Sonra vücudumun artık hiç dayanacak gücü kalmamıştı. İyice kötüleşmiştim. Ayağa bile kalkamaz duruma gelmiştim. Evimin önüne ambulans gelip beni karga tulumba sedyelerle hastaneye kaldırdılar. Aylarca süren hastane maceramın o gün başladı işte…

Benim için yeni bir hayat sayfası açılıyordu artık.

Sevgi Yılmaz

AIDS Benden Uzaklarda Bir Yerde…

12 Aralık 2005

Ayaklarım geri geri gidiyor…

İçeri girmek istemiyorum…

Kafam o kadar karışık beynimde o kadar çok düşünce var ki…

Sonunda arkadaş hatırına da olsa ve beklide Kenan’ın ısrarcı tavrı sayesinde laboratuar kapısından içeri girebildik. İçimde anlam veremediğim çok derin bir huzursuzluk var. Kafamda bir ses sürekli “Ya AIDS’sem” diyor… İçimde sorular, çelişkiler, anlam veremediğim bir fırtına var.

Burası soğuk ve kasvetli bir yer diye düşünüyorum.

Aynı zamanda “Off Kenan nerden çıkardın başıma şu işi!” diye hem kendime hem Kenan’a sürekli içten içe kızıyorum.

İçeride işlemlerimizi tamamladıktan sonra kan vermek için beklemeye başladık. En sonunda benim sıram geldi. Kan verme koltuğuna oturdum…

İğne derime girdiği an sanki bütün dünyanın ağırlığı sırtımdaymış ve ben altında eziliyormuşum gibi hissettim kendimi. Sanırım bir an nefes bile alamadım.

Tüm bu düşünceler ve sıkıntılar arasında hemşire kolumu sıktığı lastiği gevşetip serbest bıraktığında “Off bitti nihayet!” dedim ve sonra tekrar bekleme odasına geçip Kenan’ın işinin bitmesini bekledim. Bu gelgitler içerisinde nihayet kanımızı vermiştik. Nedenini bilmiyorum ama bu basit işlem bana çok yorucu geldi.

Hala buraya geldiğim için kendime kızıyorum. Kafamı meşgul eden birçok düşünce içinde “Hadi çıkalım, yarın bizi arayacaklar” diyen Kenan’ın sesiyle dünyaya döndüm.

“Yarın mı nasıl yani ya? Hemen almayacak mıyız sonucu? Ne demek yarın? Ben yarına kadar nasıl beklerim Kenan?” diye sinirlendim.

Kenan beni yatıştırdı ve dışarı çıktık…

O anda durduk yere başıma dert aldım diye düşündüm. Bir daha istemediğim bir şeyi başkası için yapmama kararını alarak eve döndüm. Bu testi yaptırmayı hiç düşünmüyordum. AIDS benden çok uzaklarda bir yerdeydi. Ve bana uğramasına imkan yoktu zaten. Bütün bu düşüncelere rağmen tedirgindim. Ne de olsa kan verme işlemi beni her zaman rahatsız etmişti. Hele böyle bir durum için kan vermek benim için resmen bir işkence olmuştu.

Ancak kan vermek bir miktar beni rahatlatmıştı. Laboratuardan çıkarken hissettiğim şey buydu: kaygı ve rahatlama…

Ve gece…

Kendimi sakinleştirmiş ve yatıştırmışken gece yanında birçok olumsuz düşünce ve kaygı ile geldi…

Gece bir kâbustu…

O gecenin hakkını vermek gerekiyor: Benim için unutulması en zor gecelerden biri çünkü…

Kafamdaki birçok soru yüzünden internetin başında sabahladım resmen. AIDS ile ilgili haberler, videolar ve yazılar okumaktan kafayı sıyırdım ve nihayet kendimi “Ne ilgilisi var yahu? Sapasağlamım işte! Ne zayıfladım ne ishal oldum ne de yara bere çıktı vücudumda hiçbir belirti yok” diye ikna ederek yatağıma girdim…

Ne de olsa AIDS benden çok uzaklarda bir yerdeydi ve bana uğramamıştı… Hem dünyada milyonlarca insan vardı. Benim bu hastalığa yakalanmam çok düşük bir ihtimaldi… Kendimi bu şekilde rahatlatmaya çalıştım…

Yarın mesai hemen bitsin gideyim şu testin sonucunu alayım daha rahat olacağım diye düşündüm…

Bu uykusuzlukla nasıl kalkıp servise yetişeceğim bakalım…

Kıvaç Er

Yeni Bir Hayata Merhaba…

Merhaba,

Ben Sevgi. Sizinle küçük bir hikaye paylaşacağım. Hayatımın nasıl değiştiğini ve yeni bir hayata nasıl adım attığımı anlatacağım. Bugün sizlerle bu hikayeyi paylaşacağım. İşte benim hikayem:

En sonunda 6 yıllık kangrene dönüşmüş bir evlilikten kurtulmuştum ve hayatı hızla geri kazanmaya başlamıştım. Yavaş yavaş her şey benim için düzelmeye başlamıştı. İşim, ailem, arkadaşlarım…

Kendime tümüyle yeni bir hayat kurmaya ve bu hayatı güzelleştirmeye çalışıyordum.

İşe girmiş, kendi ekonomik gücümü elde etmiştim. Ehliyetimi cebime koymuş, spora da başlamıştım. Son derece neşeli, cıvıl cıvıl, insanları ve hayatı çok seven, piknik, konser ve sosyal etkinliklerin hemen hemen hiç birini kaçırmayan bir kadındım…

Anlayacağınız baya iyi bir sosyal hayatım ve geniş bir çevrem vardı.

2004 yılının başlarında girdiğim şirkette aşırı yoğun ve stresli bir ortamda çalışıyordum.

Bu dönemde her zaman kilolu olmamdan şikâyet eder, sürekli diyet yapardım. Ama hiçbir zaman istediğim kadar zayıflayamazdım.

O sene birden benim için bazı şeyler birdenbire değişmeye başladı. Nasıl olduysa ben diyet yapmadan zayıflamaya, ayda birkaç kilo vermeye başladım.

Ama bu arada mide şikâyetlerimden dolayı da çok fazla beslenemiyordum. Ne yesem mideme dokunuyor, canım istemiyordu. İştahsızlık ve halsizlik hat safhadaydı…

Akşamları erkenden yatıp, sabahları da kalkarken zorlanıyordum.

Yaz ortası durum iyice garipleşti. Artık midem için bir doktora gitme zamanı gelmişti.

Güç bela yazlığımızın oradaki özel bir hastaneye gittim. Endoskopi yapıldı. Şikâyetlerime göre antibiyotikler ve beslenme listesi verildi.

Mide ağrılarım geçti ama kilo kaybım bir türlü durmak bilmiyordu. Artık her hafta 1 kilo vermeye başlamış, bedenimin yarısı yok olmuştu. Sene başından bu yana 14 kilo vermiştim…

Yazlıkta ailemle sahile iniyorduk ama bende gözümü açacak hal yoktu. Eskiden denizden çıkmayan ben, kumsala indiğim gibi hemen yatıp uyuyordum. Sahilde, evde, otobüslerde… Başımı yasladığım her yerde uyuyordum…

Çok ama çok halsizdim…

Sevgi Yılmaz