HIV Pozitif Hayatın Günlüğü

Archive for 05 Haziran 2011

En zor kime “Ben HIV pozitifim” denir?

Özel bir şirkette yönetici asistanı olarak çalışırken başka bir firma ile ortaklık kurmuş, işi büyütmüş ve yeni bir ofise taşınmıştık. Diğer firmanın ekibi bizden birkaç gün önce gelmiş, yerleşmiş ve işe koyulmuştu. Bize bir “merhaba” bile demeyen bu 3 kişilik ekip masalarının başında klavyelerini tıkırdatarak hazırladıkları web siteleri için kodlama yapıyorlardı.

O dönem pek bir sinir olmuştum onlara. 1,5 ay aynı ofisin içinde olmamıza rağmen birbirimizle hiç konuşmadık. Çok sonraları bu 3 tipin messengerde birbirleri ile yazıştıklarını ve bizim hakkımızda dedikodu ettiklerini öğrendim. Vayy alçaklar vaayyy…

Sonradan tanıdığım kadarıyla:

Semih; kendi halinde, efendi, yazar – çizer bir çocuktu. Ekrem; ailesi yurt dışında yaşayan, konuşkan biriydi. Ve gelelim Mert’e; o tam bir hayaletti. Kimse pek onunla konuşmak istemezdi, çünkü verdiği cevaplar bile insanı azarlar tondaydı.

Yeni iş yerine geçtikten sonra 10 gün kadar sonra ben tatile çıktım. Güzelce eğlendim, dinlendim, güneşlendim geldim. Bu süreçte haftalık ofis toplantıları yapılmaya başlanmıştı. Bu toplantılarda yürüyen işleri konuşuyor ve arkadaşlar arasında olan problemleri büyütmeden çözüyorduk.

Semih ve Ekrem’le de konuşmaya başlamış ve arkadaş olmuştuk. İyi bir ekip olmuştuk. İçimizde bize uymayan bir tek Mert vardı. İş dışında tek bir kelime bile konuşmazdı. Hep kendi halindeydi. Bir soru sormamız gerektiğinde çekinirdik. Çok kısa, net ve çoğu zamanda azalar tonda cevap verirdi. Sabahları işe geldiğinde günaydın bile demezdi. En sonunda ben bir sabah dayanamadım ve ‘Allah aşkına sabahları şu kapıdan girdiğinde hiç değilse bir günaydın de bari. Mahkeme duvarı dibi bir yüzle giriyorsun içeri’ demiştim. O da sonraki günler hiç yüzüme bile bakmadan, fısıltı şeklinde ‘günaydın’ demeye başlamıştı.

Mert ile arkadaş olmak istiyordum. Haline üzülüyordum. Bir insan bu kadar içine kapalı olamazdı. Ne derdi vardı acaba? Neden insanlarla iletişim kuramıyordu?

Günaydın demeye başladığı sabahlardan birinde, ‘Şu yanağının bir kenarına küçücük bir gülümseme kondursan ne güzel olur. Seni gördüm mü azıcık benimde içim açılsın dimi ama, bana da yazık vallahi…!’ demiştim. Oda o günden sonra yine hep başı önde ve mahcup bir gülümseme ile ‘günaydın’ demeye devam etmişti. Bu günaydınlaşmalar güzel bir dostluğa start vermişti.

Ofisçe yaptığımız organizasyonlarımıza katılmak istemediğinde onu ikna eden hep ben oluyordum. Daha doğrusu ikna edebilen tek ben oluyordum. Bir işin yapılması gerektiğinde bile diğer arkadaşlar bana gelip ‘sen bir söylesene, seni kırmaz, yapar’ diyorlardı. Bu gerçekten çok büyük bir gelişmeydi.

Mert’i çözmeye başlıyordum. Sınırları olan ve adım adım yaklaşılması gereken biriydi. Çok fazla alanına girdiniz mi hemen geri çekiliyor ve kendini kapatıp, koruma altına alıyordu. Zor biriydi. Ailesinden uzakta olduğu için kendini yalnız hissettiğini düşünüyordum. Zaman içinde diğer arkadaşlarla da iletişim kurmaya başlamıştı.

Firmaya ekonomik kriz nedeniyle fazla iş gelmiyordu. Aylarca maaş almadan çalışmak zorunda kalmıştık. Ben bu duruma daha fazla dayanamadım. Bir arkadaşımın tavsiyesi ile bir organizasyon şirketinde iş buldum. Gidip görüştüm ve başlamak için anlaştım. Güzel bir iş ortamı ve dostluklar kurduğumuzdan şirketteki son günlerimizi “Alev Alev” şarkısını dinleyerek ve matem havasında geçirdik.

İş yerimde son akşamımda, salonun ortasında Mert’le göz göze gelmiş ve mıknatıs gibi birbirimizi çekerek sarılmıştık. Aramızda özel bir bağ vardı. Bunu biliyorduk. Ama bunu adı ne dostluk, ne arkadaşlık, ne de o zamanlar aşktı…

Organizasyon firmasında işe başladım. Diğer iş yerinde kalan arkadaşlarım her gün beni arıyor ve beni ne kadar çok özlediklerini söylüyorlardı. Ben gittikten sonra Mert’in sürekli ‘Alev Alev’ şarkısını dinlediğini ve sabahlara kadar uyumadığını da onlardan öğrendim.

Çok sonraları işe başladığımda tatil dönüşümü dört gözle beklediğini de öğrenmiştim. Sadece bunu değil: sırf sabahları onu ben uyandırayım diye ofiste uyuduğunu, ben gelmeden önce uyanıp, uyuyor numarası yaptığını, ‘Meertt hadi kalk artık, saat 9 oldu’ deyişimi duymanın onu ne kadar mutlu ettiğini, benim onunla her daim konuşmam için can attığını, her an her saniye yanında olmamı istediğini, arkasını döndüğü an bile beni özlemeye başladığını, geceler boyu düşündüğünü ve hatta bir gece ağlayarak ‘Allah’ım noluursun bu olsun, benim kadınım bu olsun’ diye tanrıya yakardığını kendi ağzından dinleyecektim.

Mert iş çıkışlarımda beni almaya geliyor ve Mecidiyeköy’den Taksim’e kadar birlikte yürüyor, konuşuyorduk. Tabii en çok konuşan ben oluyordum. O, düşünceli halinde yanımda öylece sessizce yürüyordu. Ne çok gece lapa lapa kar yağarken yürümüştük. Çıplak ellerimizi ceplerimizden hiç çıkartmazdık. Siyah kıvırcık saçlarının üzeri bembeyaz kar olurdu. Şimdi düşünüyorum da o zamanlar hiç üşümezdik…

Ofiste gecelediği bir akşam beni aradı ve saatlerce konuştuk. İlk kez o gece beni ne kadar çok özlediğini söyledi. Sanırım bunu ona söyleten yüreğinde ‘Alev Alev’ yanan sevdasıydı. Benim de adını koyamadığım birtakım duygular gün geçtikçe ona karşı güçleniyor ve çoğalıyordu. Bunu hissediyordum. Sonra kısa bir süre içerisinde Mert’le ilişkimiz başlamıştı ki ben ne, ne zaman oldu tam anımsayamıyorum.

Sene ortalarına doğru Mert’te başka bir bilişim firmasına girmiş çalışıyordu. Tek sorunumuz onun çok asosyal, benimse fazlaca sosyal olmamdı. Evi karşı yakada olduğu için ona nadiren gidebiliyordum. Bu sebeple de hep dışarıda buluşmak zorunda kalıyorduk. Ortak yaptığımız tek şey buluşup yemek yemekti. Çoğu zaman da nerede yemek yiyeceğimize karar veremez ve kavga ederdik. Sosyal bir şeyler yapmak için fikir üretemezdi, benim önerilerimi de beğenmezdi, sıkıcı bulurdu. O dönemler ben çok depresiftim. O neşeli, cıvıl cıvıl kadın gitmiş, yerine nalet, aksi ve huysuz biri gelmişti. Kendimi çoğu zaman tanıyamıyordum. Ne olmuştu bana? Hep sinirliydim. Küçücük bir şey bile kükrememe sebep olabiliyordu. Böyle durumlarda Mert iyice içine kapanıyordu ve onun benimle tartışmaması bile benim delirmeme yeterli bir sebepti.

2003 yılını yarılamış, istemsiz kilo vermeye başladım.

Mert’le bir gün iş çıkışı yine buluşmuş ve yemek yemek için bir restorana girmiştik. Ben sadece çorba içmek istediğimi söylemiştim. Kaşığı her ağzıma götürüşümde çektiğim acı yüzümden okunuyor olmalı ki, Mert de bana acıyan gözlerle bakıyordu. O da benim yüzümden kendi tabağından aldığı lokmaları isteksizce yiyordu. Karnım açtı ama ben çorbamın ancak yarısını içebilmiştim. Acıyordu, boğazım çok acıyordu. Ağlamaya başladım “dayanamıyorum artık bu acıya”. Mert karşımda öylece, çaresizce oturuyor ve elinden bir şey gelmediği için çok üzülüyordu. Hala o restoranın önünden her geçtiğimde boğazımda garip bir sızı olur ve içemediğim o çorba aklıma gelir…

Durumum giderek ciddileşmeye başladı ve ağır bir durumda hastaneye kaldırım…

Birçok arkadaşım gibi Mert de sık sık beni ziyarete geliyordu. 2. gelişinde yanımda annemler yoktu. Onların yanında tedirgin ve çok daha utangaç olurdu. Geldiğinde usulca yatağımın sol yanına oturdu. O halimde bile gülümsemeye çalışarak ona iyi görünmeye çabalıyordum. Hala doktorlar neyim olduğunu anlayamamışlardı. Fiziksel acılarıma daha fazla tanık olmasını ve üzülmesini istemiyordum. Benim o halimi görünce hiçbir şey söylemeden, söyleyemeden sol omzuma kapandı. Ağladığını sarsılmasından anladım. Sessizce sadece elimle kuzguni siyah, kıvırcık saçlarını okşayabildim…

Aradan 1 ay geçmiş ben antibiyotiklerin etkisiyle yatağımda yavaş yavaş doğrulmaya başlamıştım. Bir sabah doktor beni ayrı bir odaya alıp, hayatımda dönüm noktası yaratacak o cümleyi söyledi: “Size yaptığımız bir testin sonucu pozitif geldi: HIV!”

Bir yandan yaşadığım şoku atlatmaya ve bu durumu Mert’e nasıl söyleyeceğimi düşünüyordum. İlişkimizde hiç kondom kullanmamıştık (Ne cahilmişiz.) Onunda HIV testi yaptırması ve benden bir geçiş olup olmadığını öğrenmesi gerekiyordu.

Doğru bilgilenmem ve kendimi hazır hissetmem için kendime biraz süre tanıdım. Bu arada doktorlarıma uzun uzun konuştuk ve ben söylemek için güçlendim. Tanı aldıktan 2 hafta sonra 1 geceliğine annem eve gitmişti. Bende hemen bunu fırsat bildim ve Mert’i aradım. Mutlaka konuşmamız gerektiğini söyledim. Geldi…

Kelimeler boğazıma, nefesimi tıkayacak kadar doluyordu. Bir gayretle sözcüklerim dudaklarımdan dökülüverdi:

Sevgi : Bana yaptıkları bir test pozitif geldi. HIV…

Mert : !!!

Sevgi Yılmaz