HIV Pozitif Hayatın Günlüğü

Archive for Haziran, 2011

HIV; çalışmaya engel değildir…

Gelelim bu insanlarla olan yaşantımın nasıl kesiştiğine:

Ben 2004 Aralık ayında E. Hanım’ın organizasyon şirketinden ayrıldım ve 1 hafta geçmeden ben hastalanıp hastaneye yattım. Daha ben hastanede yatarken FK beni arayıp “taburcu olduğun gibi benim yanımdasın, bilesin” demişti. Bende “hele bir iyileşeyim, oturur konuşuruz” demiştim. Bir kaç haftada bir beni arayıp nasıl olduğumu ve ne zaman iş başı yapacağımı soruyordu. Bende “önce şu bulantılarımın ve kusmalarım bir geçsin ondan sonra gelirim diyordum…

Benim bulantılarım biraz düzene girmiş gibiydi. Artık işe gelirim demiştim. Ama çalışmam için benim HIV pozitif olmam acaba bir etken olur muydu? Duyarlarsa ne olurdu? (-ki %100 E. Hanımdan duyacaktı) FK tam bir hastalık hastası adamdı. “Gözün kanlanmış” de hemen soluğu hastanede alan biriydi. Artık benim HIV ile enfekte olduğumu duyduğunda direkt gidip boş tabutun içine yatardı sanırım… Bende söylemeden işe başlamayı ve sonradan duyulması durumunda moral bozukluğu yaşayamazdım. Bir gün FK’yı aradım ve “sizinle konuşmam lazım” deyip yanına gittim. Kanunen söylemek zorunda olmadığım halede oturdum karşısına ve hiç teklemeden HIV ile yaşadığımı, aynı ortamda olmakla, aynı iş yerinde çalışmakla, aynı çatal – kaşık – bıçağı kullanmakla bulaşı olmadığını, isterse birlikte Doktora gidip danışabileceğimizi anlattım.

FK “önce bir şaşırmış, ama şoka girmeden bana “sen öyle diyorsan doğrudur, benim için sorun değil, Doktora falan gitmeye hiç gerek yok, yerin burada hazır” demişti. Ben yaz tatilimi yapmak için biraz daha zaman istemiş ve 1 ay sonra başlamak için anlaşmıştık.  Hala bile ziyaretine gittiğimde hep beni sarılarak karşılar.

Tam bu arada da organizasyon firmasında müşteri olan şirket de, yani S. Bey benim oradan ayrıldığımı duymuş (-ki o da E.Hanımla kazıklandığı için tüm iş ilişkisini kesmişti, hatta birbirlerine girmişler, mahkemelik bile olmuşlardı)   bana bir kaç kez ” gelsin bir görüşelim” diye haber yollamıştı. Bense “şu ara çalışmayı düşünmüyorum, hem benim işim hazır, yaz sonrası iş yaşamına dönerim” diye geri haber yollamıştım. En sonunda 4. kez haber yollamış ve “başka hiç bir yerde iş görüşmesi yapmasın, kesin burada çalışacak, sadece bir gelsin ve başlayacağı tarihi belirleyelim” demişti. Bende artık lütfedip görüşmeye gitmiştim. Yaa benimki ukalalık değil, sadece beni onca ay beklemezler diye düşünmüş ve görüşmeye gitmemiştim. Kaldı ki FK beni bekliyordu…

Haziran başı S. Beyi nezaketen ziyarete gitmiş, FK’ de işe başlayacağımı söylemiştim. Onun ödeyeceği bedelin çok daha fazlasını teklif etmiş ve hemen elimi sıkıp ” hadiii hayırlısı olsun, ne olursa olsun siz buradasınız” demiş ve temmuz ortası gibi iş başı yapacağım konusunda anlaşmıştık. Birde buradaki tüm ekip cumartesi çalışıyor, “ben gelemem, bir pazar bana yetmez” dediğimde ise “tamam siz öyle istiyorsanız, öyle olsun” demişti.

Dahası da var: Ben temmuz ortası gibi işe başlarım demiştim ama bu tarih Ağustos 15’i buldu. 10 gün Ege Akdeniz tatili yaptım, sonrasında evi taşıdım, babam ameliyat oldu derken anca fırsat buldum gidip çalışmaya.

Okurken “-yok artık bu kadar da olmaz ” diyorsunuz değil mi? Ama oldu…

Bu arada FK’ya, S. Bey ile çalışacağımı söylediğimde “biliyorum oranın şartları çok daha iyi, hiç düşünme git. Sen her zaman benim dostum, arkadaşım ve kardeşimsin. Her zamanda sana kapım açık olacak” demişti.

Bu olanlardan sonra Ağustosta iş başı yapmış ve kısa sürede işin inceliklerini öğrenmiştim. Mutlu mesut çalışıyordum ki 6 ay sonra şirketinin iki ortağı S. Bey (işi bilen) ve M. Bey (şirketin finansörü, yani parayı bastıran) tartıştı. Firmadan çok insan çıkarılmıştı. Kuş kadar insanla kalmıştık. Ben neredeyse 3 kişinin işini yapıyordum.

Aldığım bir duyuma göre kadro değişimi yapılacaktı. S.Bey benimle konuşacak (yönetim için S.Beyin babası başa gelmişti) akşamları saat 18:00 yerine, müşteri ne zaman çıkarsa bende o zaman çıkacak ve cumartesi de tam gün çalışacaktım… Kabul etmedim…

Bunlar olurken de FK beni arayıp “gel artık buraya, bak tam işlerin patlama zamanı ve ben artık yetişemiyorum, sana çok ihtiyacım var. Gel bir şartlarını konuşalım” dedi. Neyse bende işlerin böyle olduğunu görünce cumartesi çıkıp gittim. Tabii çalıştığım yerdeki sorunlardan hiç bahsetmedim.  FK ile enine boyuna konuştuk ve bu seferde o bana daha yüksek meblağ teklif etti.  Hem de epey bir farkla.

FK yanındayken bana “imalatta kim var biliyor musun? A. kardeşin bende çalışıyor. Senin buraya geldiğini görünce şaşıracak, hem de onun amiri olacaksın” demişti. Hayat ne garip tesadüflerle dolu değil mi?

FK birde geçenlerde E.Hanım’ın yanına uğradığını anlattı. “Senin burada çalışmanı çok istediğimi söylediğimde ‘ama nasılllll olur böyle bir şeyyy, biliyorsun o eyyyttssss!!!’ demiş. FK ‘da “evet biliyorum, sen söylemeden çok önce bana kendisi anlattı. Hem söylemesine gerek bile yok. Hem ne var ki bunda. Hepimiz gibi son derece sağlıklı bir insan o da. Biliyor musun şu an S. Beyin yanında çalışıyor, S.Bey çağırmış ısrarla” demiş. E.Hanımda “inanmmıııyyoorrruumm!!! Olamazzz!!! Ayyy hemen S.Beyi arayıp da söylesem mi acaba kızın durumunu, o şimdi bilmiyordur bunu da, insani görev olarak söylenmeli” demiş. FK’da “saçmalama, gerek yok, hem söylemek zorunda da değil, bu kimseyi ilgilendirmez” diyerek lafı ağzına tıkamış…

E. Hanımın benim diğer şirkette çalıştığımı duyduğundaki yüzünü görmeyi çok çok isterdim. Aklı sıra benim zayıf bir noktamı buldu ve beni oradan yaralamaya çalışıyor.

FK’nın teklifini de kabul etmedim. Çünkü alım, satım, personel yönetimi, iş takibi, ürün teslimi…. gibi pek çok işi tek başıma benim takip etmem gerekiyordu ve çok stresliydi.

Sevgi Yılmaz

Karne Heyecanı

Sevgili dostlar,

Öncelikle uzun zamandan beri yazamadığım için çok özür dilerim. Bu aralar biraz yoğun bir dönemden geçiyorum. Merak etmeyin, güzel şeyler oluyor hayatımda. Biliyorsunuz öğrenciler kısa bir süre önce karne aldılar. Onların bu mutlu gününde ben de size benzer bir hikayemi anlatmak istedim. Umarım beğenirsiniz,

Zaman daha da bir hızlı geçmeye başlıyor HIV ile yaşadığımı öğrendiğimden bu yana… Evet, 3 ay geçti. 3 Ayda bir rutin kontrollerimin yapılması gereken gün geldi. Allahtan geçen aydan bu ay için hazırlamıştım izinlerimi. Rahat rahat kontrollerime gittim bugün.

Hastaneye gitmek için küçük pembe yalanlar söylemek beni yoruyor. Şimdilik, “HIV pozitifim ben, 3 ay da bir gidip ölçümlerimi yaptırmam lazım onun için yarın hastaneye gideceğim” diyebilecek bir ortamım ya da bunu anlayışla karşılayıp HIV hakkında bilgili olan bir iş çevrem yok. İşin aslı bende başıma gelmeden bilmiyordum ki HIV/AIDS hakkında ki gerçekleri. Yaşayarak öğrenmek sanırım en güvendiğim ve başarılı olduğum öğrenme yöntemi : )))

Her üç ay da bir, bir takım değeler ve oranlarla ilgili sonuçların olduğu kağıtların bana karne heyecanı yaşattığını hissettim bugün ilk kez.

CD4’lerim yani vücudumu enfeksiyonlara, virüslere ve mikroplara karşı koruyan savunma görevlilerim beni güzel bir şekilde selamladılar. İlk testimde 580 olan hücreler 620’ye yükselmiş. Bu beni çok mutlu etti. Hatta derneğe gidene kadar belki de bunlar sürekli yükselecek ve ben HIV’ i ilk kez ilaç tedavisi olmadan alt eden adam olarak tarihe geçecektim diye hayaller senaryolar kurarak, bindiğim otobüslere, metroya anlamsız tebessümler saçarak kendimi eğlendirdim. Viral  yük yani vücudumda kendisini kopyalan virüsün sayısı da 70.000 kopyaya gerilemiş.  Bunları düşüne düşüne derneğin Tıbbi Danışmanlık veren doktoruyla randevuma yetiştim nihayet.

Sonuçlarımın çok iyi olduğunu  söyledi. Ama benim kurduğum hayallerin çok ta gerçekçi olamayacağını da bir güzel anlattı. CD4 ölçümleri her ölçümde % 20 ya 30 oynayabilirmiş. RNA yani viral yükte düşüşler ve çıkışlar olabilirmiş yani karnem bir mucizeyi bildirmiyor bana. Mesela gün içinde farklı saatlerde ölçümler versem onlarda bile değişik Cd4 sonuçlarım olabilirmiş. Ne oynak şeymiş bunlar ya. Neyse sonuçlar gayet iyiymiş, hastanede kendi doktorumla da paylaşmamı istedi sonuçlarımı. Yani ben onunla paylaşırım paylaşmasına da o benimle sizin gibi açıklama yaparak sonuçları değerlendirmez dedim. Geçen konuşmamız da söylediği şeyi tekrar etti. “Tedavi aldığın kurum ya da hekim den memnun değilsen bunu değiştirebilirsin ama bu değişimi yapmadan kendisine neden tedavini başka bir yere aldığını anlat ki eksiklik ya da hatasını fark edip sende sonraki arkadaşların aynı sorunu yaşamasın” dedi. Çok haklıydı… Benden öncekiler sayesinde şu an böyle bir dernek var ve ben burada kendimi iyi hissedebiliyorum.  Kendi kendime sürekli dernek için bir şeyler yapmak istiyorum  diyorum ama zamanım yok bundan yakınıyorum. Dilek hanım’ın söylediği çok doğru benden sonrakilerin yürüyeceği yolu taştan, çakıldan arındırmak daha yürünebilir bir hale getirmek için illaki dernekte olmam gerekmiyor.

Karnesini alan, dönem ödevinin konusuna karar vermiş iyi bir öğrenci gibi, başım dik, göğüslerim dışarıda ve dimdik yürüyerek evime gidiyorum.  Bu arada diyetisyenin söylediği şeyler konusunda zorlanıyorum.  Onun için başlamadım ileri bir tarihe ertelendi düzenli beslenme girişimim…

Kıvanç Er

Hayatlar her zaman kesişir…

Benim 2005 yılım tam bir dizi film kıvamında geçmişti…

Olaylar biraz karışık olduğundan adım adım anlatacağım… Önce kişileri ve nerede tanıdığımı anlatayım sonra da onlarla hayatımın nasıl kesiştiğini…

1. Kişi: Bundan 1,5 yıl önce bir reklam ve organizasyon şirketinde çalışıyordum. Çok stresli ve yoğun bir iş ortamıydı. 1 yıl kadar çalıştım ve benim dönemimdeyken sanırım yaklaşık 50 ye yakın personel değişti… Patronum Akrep burcu bir kadındı. Kısaca E. Hanım diyelim. Aman Allah diyorum. En basit şeylere bile bağırır çağırır kıyametleri kopartırdı. Çok kere de yan gözle beni süzen bakışını yakalamışımdır. Kimle konuşsam pür dikkat kesilir, benim ağzımdan çıkan her şeyi merakla dinler, özel cep telefonu ile görüşmelerime bile izin vermezdi. Akşamları mesaim bittiği halde, çıkmama müsaade etmez, boş boş oturturdu beni. Korku filmlerinden çıkmış bir kadındı. 2 koltuğu kaplayacak kadar kilolu, renkli gözlü ve bebek yüzlü bir kadındı. Allah için yüzü çok çok güzeldi…

Birde o dönem hastalığımın en depreşik zamanlarıydı. Arada doktorlara gidip gidip bende süre gelen rahatsızlıkları öğrenebilmek için tahliller yaptırıyorum. Ve her nedense bana bir türlü teşhis konamıyordu. Böyle bir süreçti işte…

2. Kişi: Orada bir dönem (4 ay kadar) bir maali koordinatör görev yapmıştı. Kısaca adına FK diyelim. Özellikle bir fuar organizasyonunda ona bağlı, birlikte yoğun çalışmıştım. Oradan benim çalışma tarzımı ve stilimi iyi bilir. Aynı zamanda promosyon ürünleri sattığı bir ofisi ve imalathanesi vardı. İki işi birden yürütüyordu anlayacağınız. Daha birlikte çalışırken bile bana “-bir gün buradan herhangi bir sebeple ayrılırsan benim yanımda yerin hazır” derdi…

3. Kişi: Çalıştığım organizasyon şirketinin kozmetik ürünleri satan iki ortaklı, yurt dışı bağlantılı bir müşterisi vardı. Kısaca şirketin adına MH diyelim. Her iki ortak müşteri ile de iletişimim son derece iyiydi. Hatta bir çok kes S.Bey bana “Sevgi Hanım sizi bizim oraya alalım, benim sizin gibi bir asistana ihtiyacım var, burada aldığınız maaşın iki katını vereyim, gelin” derdi, bende her seferinde gülümserdim ve ” Teşekkür ederim ama E. Hanım beni bırakmaz” derdim. Etik olarak böyle bir şey yapmamın doğru olmayacağına inandığım için hep şakaya vururdum.

4. Kişi: Bu organizasyon şirketinde öz kardeşim gibi sevdiğim bir çocuk vardı. Kısaca adına A kardeş diyelim. Kerata ile öyle iyi anlaşırdık ki. Birbirimize çok yardım eder, açıklarımızı kapatırdık. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Benim hastanede yattığım dönemde de haftanın 3-4 günü iş çıkışı yanıma gelir “abla nasılsın, neye ihtiyacın var, canın ne çekiyor alayım sana” derdi. Gelip beni eğlendirmeye çalışırdı. Tanı konup Cerrahpaşa’ya sevk edildiğimde ilk HIV pozitif olduğumu söylediklerimdendi. Odama gelip de gözlerime bakışını ve bana sarılmasını hiç unutamam. O zaman çok destek olmuştu kardeşim bana…

Bu arada E. Hanım, kardeşim A.’ya sık sık benim yanıma geldiği için durumumu soruyormuş. Benim akıllı kardeşim dediğim şahıs kısa bir süre sonra bir gün dayanamıyor ve “Sevgi ablam eyttsss olmuşşş !!!” deyiveriyor.

E.Hanım’da sanki çok çok önemli bir iş yapıyormuş gibi hemen etraftaki herkese yumurtlamaya başlamış. Aklı sıra insani bir görev yapıyor; insanları uyarıyor ve (yanlış) bilgilendiriyordu.

Ben taburcu olalı 1 hafta olmuştu ki şirkete iş bağlantısı yaptığım 5 yıllık dostum beni aradı ve “senin gerçek hastalığın ne?” dediğinde “zatürree” diyerek yanıtladım. “Gerçeği söyle!!!” diye ısrar edince bende olduğu gibi doğrusunu anlatmıştım. Dostum benim için çok üzülmüştü, ama işin aslını (tedavisi olduğunu, gerekli önlemlerle bulaşmadığını) benden duyunca da çok rahatlamıştı. Sonra da eve beni ziyarete bile gelmişti, benim dostlarım böyledir işte.

E. Hanım bunun gibi daha birçok kişiye o şirkette tanıştığım, edindiğim çevreye de aynısını yapmıştı. Anlatırken yüz ifadesini bile aynen hayal edebiliyordum: o tombul gerdanını iyice geriye kırmış, renkli gözlerini de iri iri açmış, sesine de gerilim ve korku efekti verip ” Aaaaa sen duydun muuuuu? Sevgi eyyttsss olmuşşş !!! Hani hep doktora gidip duruyordu yaaa, bak gördün mü ne çıktı !!!” 

Ama sevgili kaçık E.Hanım insanların beni ne kadar çok sevdiğini anlayamamıştı. İnanır mısınız o çevreden de hiç bir dostumu, tanıdığımı kaybetmedim. Aksine beni daha çok arayıp hatırımı sorar olmuşlardı.

Ben bir hışım kardeşim A’yı arıyorum ama bir türlü korkusundan telefonunu açmıyordu. Açamaz tabii biliyor öfkemin nasıl olduğunu. Bende mesaj yazdım ve onu defterimden sildim. Bir kaç gün sonra messengerde yakaladı beni ve yalvara yakara özür diliyor. “Abla affet beni, seni öyle hasta, zayıf, çaresiz görmeye dayanamıyordum, bu yük çok ağır geldi bana” dedi. Benim zoruma giden HIV pozitif olduğumu söylemiş olması değildi, beni sinir eden benim giz olarak ona verdiğim bir şeyi başkasına aktarmasıydı. Yani konu başka bir olay olsaydı bile benim tavrım aynı olurdu. Sonuç olarak af etmedim ve artık benim A. diye bir kardeşim yoktu!

Bu insanlarla olan yaşantımın nasıl kesiştiği ise bir sonraki yazımda…

Sevgi Yılmaz

Kızım beni çok güldürüyor…

Sabah kızım bana daha önce, küçükken yapmış olduğu bir uyanıklığı anlattı, çok güldüm. Benim Zilli kız birkaç sene önce amcasının kızı ile birlikte koca bir kase Antep fıstığını almışlar önlerine yemeğe başlamışlar. Ama aralarında “sen çok yedin ben, az yedim” diye tartışma çıkmış. Benim uyanık kız olaya zekice ama adil olmayan bir çözüm bulmuş;

Kızım :O zaman fıstıkları iki kâseye eşit olarak bölelim.

Yeğen :Tamam olur. (Kâseleri alırlar)

Kızım :ikiiiiii sanaaaaa dört banaaaa…. Dörttt sanaaaaa altııı banaaa…

Yeğen :Eeeee ama senin kasende daha çok var gibi duruyor.

Kızım :Eşit saydık ya işteeee !!! Sende daha çok var görmüyor musun?

Yeğen :Hıııı !!! Bende çoksa al biraz daha o zaman…

Kızım :Yok yokkk sen küçüksün sen yeee…

Anlattığında gülmekten kriz geçirdim. Hem kızı kandırıyor, hem de sende daha çok var diye psikolojik baskı yapıyor. Sonrada lütfedip sanki jest yapıyormuş gibi “sen küçüksün sen ye” deyip birde imaj kazanıyor…

Uyanığım diye geçinin kızımı da küçükken ben çok keklerdim.

 Eskiden evimiz babaannesi ile yan yana idi. Yani ilk evlendiğimde iki dairenin arası açıktı. 3. yıldan sonra arada daireleri ayıran kapıyı kapattık ve kayınvalidemle her ikimizde o kapıya portmantolarımızı dayadık. Evde büyük temizlik yaptığımda babaannesi kızımı kendi tarafına alırdı. Bende kız eve zırt pırt gelip gitmesin diye “-ben şimdi pazara gidiyorum, evde yokum, gelince seni alacağım” derdim, o da “tamam” der otururdu. Ama bir saat sonra sıkılır o kapattığımız ara kapının oraya gelir bizim tarafa doğru seslenirdi:

Kızım :Aaannnnnnneeeee…! Geldin miii?

Ben :Yok kızımmm ben daha pazardayım, dolaşıyorum.

Kızım :Ne zaman gelceeennn?

Ben :Yarım saat, bir saat sonra gelirim.

Kızım :Tamam gelince al beni.

Çocuk işte 🙂 Aklı erse benim o an pazarda değil evde olduğumu anlardı.

Bir sabah zeytin ezmeli ekmek yaptım yemek istemedi. O zaman 5 yaşlarında. Bende hiçbir tepki ver

meden zeytin ezmesi kavanozunu elime aldım ve gaaayeett ciddi bir edayla üzerini okumaya başladım: “Saçları siyahlaştırır, gürleştirir ve uzatır” O günden sonra kızım her sabah zeytin ezmesi istedi.

Kız çocuğu işte saçlarının uzun olması çok hoşuna gidiyordu. Zaman zaman şimdi de kavanozu eline alır ve “nasıl kandırıyordun beni” der.

Yatak odamda balkon kapısı vardı, yazın kapısı hep açık

 dururdu. Temizlik yaparken kapının arkasına bir bakarım ısırılmış kabaklar var. Bir gün önce ben mutfakta kabak yemeğini yaparken zilli hangi arada derede almışsa almış ısırıp ısırıp kapının arkasına atmış. Saçlarını keser o kapının arkasına atar. Meyve yer çekirdeklerini o kapının arkasına atar. Ne yaramazlık yapsa orada gizleyeceğini düşünürdü. Ben elimde kabaklarla “kızım neden bunları ısırıp attın?” diye sorduğumda, bir bana birde kabaklara hayretle bakar, bu olaydan nasıl haberdar olduğumu kavramaya çalışırdı. Çünkü o kapının arkası onun için çok gizli bir yerdi ve ondan başkası orayı bilmiyor diye düşünüyordu…

Aaahhh aaahhh ne kızdı. Evin tüm kapılarının anahtar deliklerine çiğnenmiş sakız tıkardı. 5. katta oturuyorduk, salondaki büyük camda ve balkon kapısında demir parmaklıklar vardı. Çünkü defalarca camdan yarı beline kadar sarmış vaziyette yakalarım. Yaz sıcağında da cam açmadan oturulmuyordu ki.

Henüz 1 – 1,5 yaşlarında yarım yarım konuşuyor. Uykudan kalkmış salona girmiş. Arkasından yavaşça baktım ki koltuğa oturmuş köşelikte duran sarı renkli mumu almış ısırıyor. Kapıda beni görünce “aannnn

e bak ! alma almaaa” ben size tercüme edim “annnne bak Emla Elma…”

Akıllım sarı mumu elma sanmış yemeğe yelteniyor.

Hele bir gün odasında sessiz sessiz TV izliyordu, bende mutfakta kahvaltısını hazırlıyordum ki bir cırlama sesi geldi. Koştum baktım ki ellerini yüzüne kapatmış, ama iki parmağının arasından upuzun bir tığ sallanıyor. İlk gördüğüm an gözüne saplandığını düşündüm, kanım çekildi. Soğukkanlılıkla “dur korkma kızım ben bir bakayım” dedim. Allah korumuş, çünkü tığ gözünden sadece birkaç cm aşağıya, burnunun yanına saplanmış. İki parmağımı tığın yanlarına bastırdım ve tek seferde hızla geri çektim. Tığın ucu kancalı olduğu için öyle yavaşça falan çıkmazmış, daha önce duymuştum bunu. Batan yere hemen Lasonil sürdüm. Sonra kızım hemen yatağına yattı, çok korkmuştu. Bende boylu boyunca çekyata uzandım ve bir yarım saat öylece kala kaldım. Ben de çooookk korkmuştum. Eeee tabii olayın soku geçince bu seferde akşama babasına nasıl hesap vereceğimin derdi sardı beni. O tığ batan yer elbet şişecek ve moraracaktı, akşama da babası görecekti ve bana soracaktı “ne oldu diye” eee ben ne diyecektim???

Zilli hiç ortalıkta bırakmamama rağmen o tığı da nasıl gitti buldu pess…

Allah halime acımış olmalı ki çocuğumun yüzünde en ufacık bir iz bile olmadı. Akşamüzeri kızımı sıkı sıkı tembih ettim “ bakkk sakın babana anlatma tamam mı? Duymasın, yoksa ikimize de çok kızar” diye.

Şimdi yazdıkça yazasım geliyor. Daha o kadar çookk yaramazlık hikayeleri var ki. Ansiklopedi serisi olur.

Aklıma geldikçe ara ara paylaşırım yine…

Sevgi Yılmaz

Hayatım sahnede…

Mart 2006

Sevgili Yönetmen ile İzmir’e gidişimi pazartesi öğlen olacak diye konuşmuş anlaşmıştık. Ama yoğunluğundan,  “biletini bu gün aldım, yarın aldım” diye diye en sonunda pazartesini etti. Bende artık gidişim salıya kaldı diye gündüz sporumu yaptım, akşamda net cafedeye girdim öylesine oyalanıyorum. Yönetmen aradı “Sevgi uçak saatin 23:30” demez mi! Saatime bir baktım 22:00. Cafeden çıkıp, eve gidip bavulumu kapıp taksiye oturmam bir oldu neredeyse. Benim hızıma kim yetişir ki saat 22:45 ‘de e-bilet’imi almış çıkış kapısına varmıştım bile.

Sabah erkenden oyunun sahneleneceği Çeşme’nin yolunu tuttuk.  İşin komiği otobüste 4 tane Sevgi olmuştuk. Beni kopyalamışlar. Oyunda benim 19, 24 ve şimdiki halimi oynayacak olan 3 kız vardı.  Eee birde ben, yani orijinal Sevgi J Nihayet tiyatroya vardık, en önde yerlerimizi aldık.

Ve Perdeeeee….

İsyanbul Kızkulesi…

Oyun söyle başlıyor ve devam ediyordu:

Sahnenin sağ tarafında oturan iki kişinin üzerinde ışık yanar: Yazar ve Sevgi Eminönü’nde buluşmuşlardır. Sevgi tanı almadan önceki hayatını anlatmaktadır.

Işık sahnenin orta tarafına geçer ve Sevgi’nin tanı öncesi oynamaya başlar.

Sonra ışık tekrar yazar ve Sevgi’nin üzerine gelir, Sevgi hastane dönemini anlatmaya başlar: sahnenin sol tarafında beliren ışıkla hastane yatağında nefes almaya çırpınan hasta bir kadın görünür. Doktor gelir ve ona HIV pozitif olduğunu açıklar.

Işık tekrar yazarı ve Sevgi’yi gösterir. Sevgi bu gününü, herkes gibi sağlıklı yaşadığını anlatmaya başlar. Sonra Sevgi “gitmem gerek, kızım bekliyor” der ve seyircilere doğru yönelir. O esnada seyircilerin arkasından 10 yaşlarında bir kız çocuğu “Annneee!” diye seslenir. Sevgi ve kızı ara koridorda birbirlerine sarılarak arka kapıdan tiyatrodan çıkarlar.

Ben gerçekten de yönetmen ile Eminönü’nde buluşmuş ve her şeyimi orada anlatmıştım. Saatin geç olduğunu fark ettiğimde “gitmem gerek, kızım bekliyor” diyerek yanından ayrılmıştım. Anlattıklarımın hepsi replik olmuştu. Oyunun sonunu başına bağlayarak, duygulu müziklerle destekleyerek gerçek hayatımı sahneye taşımıştı.

İsyanbul Kızkulesi (8)-2

Şimdiki halimi canlandıran, yani olayları anlatan Sevgi’yi izlerken aynaya bakıyormuşum gibi oldum. Hem ben, hem değil. Hem başka bir yüz, hem benim cümlelerim ve benim hayatım.

Oyun bittiğinde benim kucağım bir sürü ıslak selpak ile doluydu. Deniz hanım’ın gözleri nemli nemli beni sımsıkı sarıp “canımm neler yaşamışsın böyle” deyip beni kucakladı. Salon ful doluydu ve oyun bitimi inanılmaz bir alkış koptu.

Salondaki yüzlerce kişiden hiç biri o oyunu benim gibi, benim hissettiğim duygularla izlemedi / izleyemezdi. O kadar garip bir duyguydu ki anlatamam. Sahnede geçmişim – geleceğim, acılarım, çaresizliklerim, dik duruşum ve hayat mücadelem vardı.

Dönüp geriye bakıyorum da: Sen AIDS evrelerine kadar gel, ölümü gör, sonra tedavi sayesinde 4 ayda yatalak vaziyetten kendini toparla, eski sağlığına geri dön, adalara mangallara git, raftingler yap, sonra düğün için gittiğin İzmir’de bir tiyatro ekibine sırf güldükleri için kalk konuşma yap, hayatın sahnelere konsun, kendi yaşantını alkışla… İronik değil mi? Hep derim: “benim lunapark gibi hayatım var”… Rengarenk… Aradaki koyu renklerin yanı sıra, sarılar, maviler, yeşiller, allar, morlar da var elbette…

Kokteyle geçtiğimizde bütün oyuncular yanıma gelip onca emek harcamış, bir işi tamamlamanın verdiği rahatlık ve gururla gözlerinde parlayan heyecanlı ışıkla  “oyun nasıldı, beğendin mi?” diye soruyorlardı. Ben hepsine de tek tek harika olduklarını söyledim.

Ekibin 2. gösterim için Çeşme’de kalması, benimse İstanbul’a dönmem gerekiyordu. Dönüş için  arabaya binmek üzere aşağı indiğimde, tüm oyuncu kadrosu yukarıdan “Sevgiiii, Sevvgggiiiii” diye arkamdan bağırıp elleriyle öpücükler yolluyorlardı. Ekibin enerjisi çok, çok güzeldi.

Yönetmene teşekkür ederken, bana: “O gün İstanbul’da gördüğüm tek mutlu insan sendin. Burada salondaki yüzlerce kişinin değil, sadece senin neler hissettiğin benim için önemliydi. Sen beğendiysen bu oyun yerini buldu.” dedi…

Sevgi Yılmaz

Korkaklık mı dostluk mu?

Çocukluktan beri arkadaşınız olan kişiyi hep anne baba gibi görmez miyiz? İçini dışını biliriz deriz çünkü çocukluktan beri kinine, bir çikolata için ağlamasına, kahkahalarla gülmesine şahit olmuşuzdur… Ben de böylesi arkadaşlıklarım olduğu için kendimi hep şanslı hissederdim.

Küçük bir çocukken okul servisinde başlayıp, emek emek büyütülmüş, 15 – 16 yıllık bir paylaşım. Okul değiştirdiği zaman dünyamın karardığı, cep telefonlarımız olmadığı zamanlarda servisten iner inmez evde telefonlara sarılıp saatlerce konuştuğum, sırf daha fazla görüşelim diye o çocuk aklımızla servisin güzergâhını değiştirdiğimiz, birbirimizin kıyafetlerini giymekten zevk aldığımız, cebimiz derdimiz kederimiz sevincimiz ortak olan arkadaş…

Tabi büyüyünce her şeyin çocukluktaki gibi olması imkânsız sık sık görüşemezsin belki ama özünde kardeşsindir ya nerde olursa olsun imdat çığlığını duyacak sanırsın ya, gözden ırak olsa da gönülde hep vardır ya işte böylesi bir dostluk…

Ben, Tanımı alıp iyileşme sürecime girdiğim zaman Fatih askerdeydi ve hemen hemen her gün askerden telefon açıp, dertleşiyordu. malum asker psikolojisi.. İstanbul özlemi, arkadaş eş dost aile özlemi.

Bunları tahmin ettiğim için gerektiğinde işimi gücümü bırakıp öyledir paşam şöyledir paşam gelince her şey yaparız gezeriz tozarız eskisi gibi oluruz, bak az kaldı diye diye bitirdik onun askerlik sürecini. Ve arkadaşlığımıza dostluğumuza yakıştığı gibi hayatımda gizlemediğim şeylere HIV tanısı aldığımı ve ama korkulacak bir şey olmadığını düzelmeye başladığımı ilaç tedavisi olduğumu vs uzun uzun dilim döndüğünce telefonda anlattım. Gelmesine kısa bir süre önce söyledim ki o en azından o birkaç günü kötü geçsin ve İstanbul’a döndüğü ilk günlerde morali bozulmasın şoku atlatmış olsun.Ben böylesi ince detayları düşündüm onu ve arkadaşlığımızı düşündüm.O ne yaptı??

Askerden geldiği günü bildiğim için hoş geldin demek için aradım nezaketen konuştu benimle. Tam tahmin ettiğim gibiydi. Artık asker değildi ve artık gecenin 3’ünde 5’inde Deniz’i arayıp ağlamasına saatlerce yapmak istediklerinden bahsetmesine gerek yoktu. Hele de HIV pozitif bir Deniz’e…

Ben görüşmek istesem de o benden kaçtı ve askerden geldikten 1-2 ay sonra çok kısa süreli görüştük ama ben kafamda bitirmiştim zaten arkadaşlığımızı. Zaten benim derdim bana yeter birde kimsenin hastalığımla alakalı gereksiz kaprislerini bilgisizliklerini çekemezdim. Ben doktorumun numarasından hastalığın bütün detaylarına kadar gerek mail gerekse telefonda bilgilendirdim. Koskoca 26-27 yaşında adamsın oturur araştırırsın ondan sonra nasıl bulaşacağını öğrenirsin değil mi?

HIV pozitifliğim hayatımdan çocukluk arkadaşımı da almıştı…

Artık Fatih yoktu. Gelse de bu saatten sonra pek ehemmiyeti yoktu. HIV dostumu benden almadı aslında. Fatih kendi ipini kendi çekti… Benim hayatım onunkinden çok daha güzeldi. Çalışıyordum mutluydum sağlıklıydım unutmaya yüz tutmuştum yaptığı keleği.

Aylar aylar sonra bir mesajla yine kıyısından girdi hayatıma.Ortak arkadaşlarımızın olması aslında işi kolaylaştırdı.Sürekli Deniz senden benden sağlıklı, “sen nasıl sanıyorsun ki bu hastalığı?”gibi cümlelerle durumumun iyi olduğunu anlatıyorlarmış zaten.

Önceleri sildim artık hayatımda yok bu adam desem de bir şekilde pişmanlığa tevazu gösterir vaziyete geldim. Onun hastalığımdan korkmasını benden kaçmasını az buçuk anlamaya çalıştım ama beni yalnız bırakmasını hala sindiremiyorum. Cep mesajları, evime gelmeler falan filan derken eskisi gibi olmaya başladık. Sürekli pişmanlığından beni yalnız bıraktığının vicdan azabından kendine yakıştıramadığından, beni kaybetmek istemediğinden vs anlattı durdu. Ara ara yaptığı kelek aklıma gelse de artık insanlardan çok bir şey beklemediğim için kızamıyorum da. Canımı kaybetmeye bu kadar yaklaşmışken ve bunun değerini anlamışken, Bu saatten sonra hayatımda kaybetmeyi göze alamayacağım hiç ama hiç bir insan yok.

Şimdi can ciğer kuzu sarmasıyız. Ben nereye   o oraya. Bir dediğimi iki etmiyor. O’da anladı Dost dosttur ve hastalıkta herkesin başına gelebilecek bir şeydir. Şimdi yurtdışı tatil planı yapıyoruz. Hemen hemen her gün görüşüyoruz. HIV statüm arkadaşlığımıza geçici bir kötü etki etse de şuan daha da perçinleşti sanırım.

Su aktı yolunu buldu yani…

Bugün tüm gününü Fatihle geçirecek HIV pozitif Deniz 🙂

Deniz Türk

Yönetmen ile buluşma…

İzmir’de tiyatro provalarında yaptığım konuşmadan etkilenen yönetmen benimle temasa geçerek bir sonraki projesi için yüz yüze konuşmak istediğini söylemişti.

Daha detaylı konuşmak için hiç üşenmemiş ve İstanbul’a gelmişti. İstanbul Galata Köprüsü’nde buluşmuş ve 4,5 saat konuşmuştuk. HIV/AIDS ile ilgili harika projeleri vardı ve ilham kaynağı da bendim…

Yani bir sonraki projesi benim hayatımı sahnelemekti.

Buluştuğumuzda bana “o gün sizin konuşmanızdan çok etkilendim, sizin çok güzel bir öykünüz var ve o gün karşımda çok güçlü bir insan gördüm. Ben buraya o gücü nasıl elde ettiğinizi öğrenmeye geldim” dedi. Bende anlatmaya başlayarak bütün semeremi döktüm.

Artık benim kitlelere açılma zamanım gelmişti. Çoğu zaman mail grubundan yeni  arkadaşlarla tanışıp onlara destek olmaya çalıştım. HIV pozitif olmakla hayatın sonunu gelmediğini, benim nasıl ayakta dimdik kalabildiğimi ve dibe vurmadığımı anlatmaya çalıştım. İnanıyorum ki buradan birçok arkadaşım için çok özel bir yerim var.

O gün 15 kişilik tiyatro ekibinin karşısında konuşurken onlara “en azından sizleri bile bilinçlendirmek benim için kardır” demiştim. Bakın kapı kapıyı açtı. Artık deşifre ve damgalanma konusunda çok daha fazla insana erişebileceğimi biliyorum. En azından benim bu deli cesaretim ve yaşamışlıklarımı paylaşarak.

Ben, beni kendime saklamıyorum… Bilgi paylaştıkça değerlidir.

Bu arada çıkıp rahatlıkla HIV pozitif olduğumu anlatıyorum ama kendimin zarar göreceği riskleri de önceden hesaplayıp tedbirimi de alıyorum. Zaten benim iznim olmadan HIV pozitif olduğumun üçüncü kişilerle paylaşılması kanunen de suç olarak tanımlanıyor.

Bu tiyatro işinde sadece provalar esnasında  profesyonel ekip ile bir konuşma yapacağım ve onların motivasyonunu sağlayacağım. Bunun dışında oyun sahnelenirken çıkıp izleyicilerle konuşmayacağım. (O zamanlar henüz yüzlerce kişinin önüne çıkıp seminerler vereceğimi bilmiyordum.

Ocak ayı sonundaki oyunun galasına da davet edildim. Sevgili yönetmen “sizi mutlaka getirteceğim” dedi. Sabırsızlanıyorum…

Yönetmen ile sohbet ederken bakın bana ne anlattı;

“Sizin geleceğiniz gün Deniz Hanım ‘provaları izlemeye bir arkadaşım gelecek’ dedi, aralarda ha bire izin alıyor ve dışarı çıkıyordu, oysa ki Deniz Hanım hiç oyunları bölüp – izin alıp dışarı çıkmazdı, çok önemli birini beklediği belliydi” dedi. Sanırım bu ikimizin de farklı tiyatro salonlarında birbirimizi aradığımız araydı…

Sevgi Yılmaz