HIV Pozitif Hayatın Günlüğü

Archive for Haziran, 2011

Kızım beni çok güldürüyor…

Sabah kızım bana daha önce, küçükken yapmış olduğu bir uyanıklığı anlattı, çok güldüm. Benim Zilli kız birkaç sene önce amcasının kızı ile birlikte koca bir kase Antep fıstığını almışlar önlerine yemeğe başlamışlar. Ama aralarında “sen çok yedin ben, az yedim” diye tartışma çıkmış. Benim uyanık kız olaya zekice ama adil olmayan bir çözüm bulmuş;

Kızım :O zaman fıstıkları iki kâseye eşit olarak bölelim.

Yeğen :Tamam olur. (Kâseleri alırlar)

Kızım :ikiiiiii sanaaaaa dört banaaaa…. Dörttt sanaaaaa altııı banaaa…

Yeğen :Eeeee ama senin kasende daha çok var gibi duruyor.

Kızım :Eşit saydık ya işteeee !!! Sende daha çok var görmüyor musun?

Yeğen :Hıııı !!! Bende çoksa al biraz daha o zaman…

Kızım :Yok yokkk sen küçüksün sen yeee…

Anlattığında gülmekten kriz geçirdim. Hem kızı kandırıyor, hem de sende daha çok var diye psikolojik baskı yapıyor. Sonrada lütfedip sanki jest yapıyormuş gibi “sen küçüksün sen ye” deyip birde imaj kazanıyor…

Uyanığım diye geçinin kızımı da küçükken ben çok keklerdim.

 Eskiden evimiz babaannesi ile yan yana idi. Yani ilk evlendiğimde iki dairenin arası açıktı. 3. yıldan sonra arada daireleri ayıran kapıyı kapattık ve kayınvalidemle her ikimizde o kapıya portmantolarımızı dayadık. Evde büyük temizlik yaptığımda babaannesi kızımı kendi tarafına alırdı. Bende kız eve zırt pırt gelip gitmesin diye “-ben şimdi pazara gidiyorum, evde yokum, gelince seni alacağım” derdim, o da “tamam” der otururdu. Ama bir saat sonra sıkılır o kapattığımız ara kapının oraya gelir bizim tarafa doğru seslenirdi:

Kızım :Aaannnnnnneeeee…! Geldin miii?

Ben :Yok kızımmm ben daha pazardayım, dolaşıyorum.

Kızım :Ne zaman gelceeennn?

Ben :Yarım saat, bir saat sonra gelirim.

Kızım :Tamam gelince al beni.

Çocuk işte 🙂 Aklı erse benim o an pazarda değil evde olduğumu anlardı.

Bir sabah zeytin ezmeli ekmek yaptım yemek istemedi. O zaman 5 yaşlarında. Bende hiçbir tepki ver

meden zeytin ezmesi kavanozunu elime aldım ve gaaayeett ciddi bir edayla üzerini okumaya başladım: “Saçları siyahlaştırır, gürleştirir ve uzatır” O günden sonra kızım her sabah zeytin ezmesi istedi.

Kız çocuğu işte saçlarının uzun olması çok hoşuna gidiyordu. Zaman zaman şimdi de kavanozu eline alır ve “nasıl kandırıyordun beni” der.

Yatak odamda balkon kapısı vardı, yazın kapısı hep açık

 dururdu. Temizlik yaparken kapının arkasına bir bakarım ısırılmış kabaklar var. Bir gün önce ben mutfakta kabak yemeğini yaparken zilli hangi arada derede almışsa almış ısırıp ısırıp kapının arkasına atmış. Saçlarını keser o kapının arkasına atar. Meyve yer çekirdeklerini o kapının arkasına atar. Ne yaramazlık yapsa orada gizleyeceğini düşünürdü. Ben elimde kabaklarla “kızım neden bunları ısırıp attın?” diye sorduğumda, bir bana birde kabaklara hayretle bakar, bu olaydan nasıl haberdar olduğumu kavramaya çalışırdı. Çünkü o kapının arkası onun için çok gizli bir yerdi ve ondan başkası orayı bilmiyor diye düşünüyordu…

Aaahhh aaahhh ne kızdı. Evin tüm kapılarının anahtar deliklerine çiğnenmiş sakız tıkardı. 5. katta oturuyorduk, salondaki büyük camda ve balkon kapısında demir parmaklıklar vardı. Çünkü defalarca camdan yarı beline kadar sarmış vaziyette yakalarım. Yaz sıcağında da cam açmadan oturulmuyordu ki.

Henüz 1 – 1,5 yaşlarında yarım yarım konuşuyor. Uykudan kalkmış salona girmiş. Arkasından yavaşça baktım ki koltuğa oturmuş köşelikte duran sarı renkli mumu almış ısırıyor. Kapıda beni görünce “aannnn

e bak ! alma almaaa” ben size tercüme edim “annnne bak Emla Elma…”

Akıllım sarı mumu elma sanmış yemeğe yelteniyor.

Hele bir gün odasında sessiz sessiz TV izliyordu, bende mutfakta kahvaltısını hazırlıyordum ki bir cırlama sesi geldi. Koştum baktım ki ellerini yüzüne kapatmış, ama iki parmağının arasından upuzun bir tığ sallanıyor. İlk gördüğüm an gözüne saplandığını düşündüm, kanım çekildi. Soğukkanlılıkla “dur korkma kızım ben bir bakayım” dedim. Allah korumuş, çünkü tığ gözünden sadece birkaç cm aşağıya, burnunun yanına saplanmış. İki parmağımı tığın yanlarına bastırdım ve tek seferde hızla geri çektim. Tığın ucu kancalı olduğu için öyle yavaşça falan çıkmazmış, daha önce duymuştum bunu. Batan yere hemen Lasonil sürdüm. Sonra kızım hemen yatağına yattı, çok korkmuştu. Bende boylu boyunca çekyata uzandım ve bir yarım saat öylece kala kaldım. Ben de çooookk korkmuştum. Eeee tabii olayın soku geçince bu seferde akşama babasına nasıl hesap vereceğimin derdi sardı beni. O tığ batan yer elbet şişecek ve moraracaktı, akşama da babası görecekti ve bana soracaktı “ne oldu diye” eee ben ne diyecektim???

Zilli hiç ortalıkta bırakmamama rağmen o tığı da nasıl gitti buldu pess…

Allah halime acımış olmalı ki çocuğumun yüzünde en ufacık bir iz bile olmadı. Akşamüzeri kızımı sıkı sıkı tembih ettim “ bakkk sakın babana anlatma tamam mı? Duymasın, yoksa ikimize de çok kızar” diye.

Şimdi yazdıkça yazasım geliyor. Daha o kadar çookk yaramazlık hikayeleri var ki. Ansiklopedi serisi olur.

Aklıma geldikçe ara ara paylaşırım yine…

Sevgi Yılmaz

Hayatım sahnede…

Mart 2006

Sevgili Yönetmen ile İzmir’e gidişimi pazartesi öğlen olacak diye konuşmuş anlaşmıştık. Ama yoğunluğundan,  “biletini bu gün aldım, yarın aldım” diye diye en sonunda pazartesini etti. Bende artık gidişim salıya kaldı diye gündüz sporumu yaptım, akşamda net cafedeye girdim öylesine oyalanıyorum. Yönetmen aradı “Sevgi uçak saatin 23:30” demez mi! Saatime bir baktım 22:00. Cafeden çıkıp, eve gidip bavulumu kapıp taksiye oturmam bir oldu neredeyse. Benim hızıma kim yetişir ki saat 22:45 ‘de e-bilet’imi almış çıkış kapısına varmıştım bile.

Sabah erkenden oyunun sahneleneceği Çeşme’nin yolunu tuttuk.  İşin komiği otobüste 4 tane Sevgi olmuştuk. Beni kopyalamışlar. Oyunda benim 19, 24 ve şimdiki halimi oynayacak olan 3 kız vardı.  Eee birde ben, yani orijinal Sevgi J Nihayet tiyatroya vardık, en önde yerlerimizi aldık.

Ve Perdeeeee….

İsyanbul Kızkulesi…

Oyun söyle başlıyor ve devam ediyordu:

Sahnenin sağ tarafında oturan iki kişinin üzerinde ışık yanar: Yazar ve Sevgi Eminönü’nde buluşmuşlardır. Sevgi tanı almadan önceki hayatını anlatmaktadır.

Işık sahnenin orta tarafına geçer ve Sevgi’nin tanı öncesi oynamaya başlar.

Sonra ışık tekrar yazar ve Sevgi’nin üzerine gelir, Sevgi hastane dönemini anlatmaya başlar: sahnenin sol tarafında beliren ışıkla hastane yatağında nefes almaya çırpınan hasta bir kadın görünür. Doktor gelir ve ona HIV pozitif olduğunu açıklar.

Işık tekrar yazarı ve Sevgi’yi gösterir. Sevgi bu gününü, herkes gibi sağlıklı yaşadığını anlatmaya başlar. Sonra Sevgi “gitmem gerek, kızım bekliyor” der ve seyircilere doğru yönelir. O esnada seyircilerin arkasından 10 yaşlarında bir kız çocuğu “Annneee!” diye seslenir. Sevgi ve kızı ara koridorda birbirlerine sarılarak arka kapıdan tiyatrodan çıkarlar.

Ben gerçekten de yönetmen ile Eminönü’nde buluşmuş ve her şeyimi orada anlatmıştım. Saatin geç olduğunu fark ettiğimde “gitmem gerek, kızım bekliyor” diyerek yanından ayrılmıştım. Anlattıklarımın hepsi replik olmuştu. Oyunun sonunu başına bağlayarak, duygulu müziklerle destekleyerek gerçek hayatımı sahneye taşımıştı.

İsyanbul Kızkulesi (8)-2

Şimdiki halimi canlandıran, yani olayları anlatan Sevgi’yi izlerken aynaya bakıyormuşum gibi oldum. Hem ben, hem değil. Hem başka bir yüz, hem benim cümlelerim ve benim hayatım.

Oyun bittiğinde benim kucağım bir sürü ıslak selpak ile doluydu. Deniz hanım’ın gözleri nemli nemli beni sımsıkı sarıp “canımm neler yaşamışsın böyle” deyip beni kucakladı. Salon ful doluydu ve oyun bitimi inanılmaz bir alkış koptu.

Salondaki yüzlerce kişiden hiç biri o oyunu benim gibi, benim hissettiğim duygularla izlemedi / izleyemezdi. O kadar garip bir duyguydu ki anlatamam. Sahnede geçmişim – geleceğim, acılarım, çaresizliklerim, dik duruşum ve hayat mücadelem vardı.

Dönüp geriye bakıyorum da: Sen AIDS evrelerine kadar gel, ölümü gör, sonra tedavi sayesinde 4 ayda yatalak vaziyetten kendini toparla, eski sağlığına geri dön, adalara mangallara git, raftingler yap, sonra düğün için gittiğin İzmir’de bir tiyatro ekibine sırf güldükleri için kalk konuşma yap, hayatın sahnelere konsun, kendi yaşantını alkışla… İronik değil mi? Hep derim: “benim lunapark gibi hayatım var”… Rengarenk… Aradaki koyu renklerin yanı sıra, sarılar, maviler, yeşiller, allar, morlar da var elbette…

Kokteyle geçtiğimizde bütün oyuncular yanıma gelip onca emek harcamış, bir işi tamamlamanın verdiği rahatlık ve gururla gözlerinde parlayan heyecanlı ışıkla  “oyun nasıldı, beğendin mi?” diye soruyorlardı. Ben hepsine de tek tek harika olduklarını söyledim.

Ekibin 2. gösterim için Çeşme’de kalması, benimse İstanbul’a dönmem gerekiyordu. Dönüş için  arabaya binmek üzere aşağı indiğimde, tüm oyuncu kadrosu yukarıdan “Sevgiiii, Sevvgggiiiii” diye arkamdan bağırıp elleriyle öpücükler yolluyorlardı. Ekibin enerjisi çok, çok güzeldi.

Yönetmene teşekkür ederken, bana: “O gün İstanbul’da gördüğüm tek mutlu insan sendin. Burada salondaki yüzlerce kişinin değil, sadece senin neler hissettiğin benim için önemliydi. Sen beğendiysen bu oyun yerini buldu.” dedi…

Sevgi Yılmaz

Korkaklık mı dostluk mu?

Çocukluktan beri arkadaşınız olan kişiyi hep anne baba gibi görmez miyiz? İçini dışını biliriz deriz çünkü çocukluktan beri kinine, bir çikolata için ağlamasına, kahkahalarla gülmesine şahit olmuşuzdur… Ben de böylesi arkadaşlıklarım olduğu için kendimi hep şanslı hissederdim.

Küçük bir çocukken okul servisinde başlayıp, emek emek büyütülmüş, 15 – 16 yıllık bir paylaşım. Okul değiştirdiği zaman dünyamın karardığı, cep telefonlarımız olmadığı zamanlarda servisten iner inmez evde telefonlara sarılıp saatlerce konuştuğum, sırf daha fazla görüşelim diye o çocuk aklımızla servisin güzergâhını değiştirdiğimiz, birbirimizin kıyafetlerini giymekten zevk aldığımız, cebimiz derdimiz kederimiz sevincimiz ortak olan arkadaş…

Tabi büyüyünce her şeyin çocukluktaki gibi olması imkânsız sık sık görüşemezsin belki ama özünde kardeşsindir ya nerde olursa olsun imdat çığlığını duyacak sanırsın ya, gözden ırak olsa da gönülde hep vardır ya işte böylesi bir dostluk…

Ben, Tanımı alıp iyileşme sürecime girdiğim zaman Fatih askerdeydi ve hemen hemen her gün askerden telefon açıp, dertleşiyordu. malum asker psikolojisi.. İstanbul özlemi, arkadaş eş dost aile özlemi.

Bunları tahmin ettiğim için gerektiğinde işimi gücümü bırakıp öyledir paşam şöyledir paşam gelince her şey yaparız gezeriz tozarız eskisi gibi oluruz, bak az kaldı diye diye bitirdik onun askerlik sürecini. Ve arkadaşlığımıza dostluğumuza yakıştığı gibi hayatımda gizlemediğim şeylere HIV tanısı aldığımı ve ama korkulacak bir şey olmadığını düzelmeye başladığımı ilaç tedavisi olduğumu vs uzun uzun dilim döndüğünce telefonda anlattım. Gelmesine kısa bir süre önce söyledim ki o en azından o birkaç günü kötü geçsin ve İstanbul’a döndüğü ilk günlerde morali bozulmasın şoku atlatmış olsun.Ben böylesi ince detayları düşündüm onu ve arkadaşlığımızı düşündüm.O ne yaptı??

Askerden geldiği günü bildiğim için hoş geldin demek için aradım nezaketen konuştu benimle. Tam tahmin ettiğim gibiydi. Artık asker değildi ve artık gecenin 3’ünde 5’inde Deniz’i arayıp ağlamasına saatlerce yapmak istediklerinden bahsetmesine gerek yoktu. Hele de HIV pozitif bir Deniz’e…

Ben görüşmek istesem de o benden kaçtı ve askerden geldikten 1-2 ay sonra çok kısa süreli görüştük ama ben kafamda bitirmiştim zaten arkadaşlığımızı. Zaten benim derdim bana yeter birde kimsenin hastalığımla alakalı gereksiz kaprislerini bilgisizliklerini çekemezdim. Ben doktorumun numarasından hastalığın bütün detaylarına kadar gerek mail gerekse telefonda bilgilendirdim. Koskoca 26-27 yaşında adamsın oturur araştırırsın ondan sonra nasıl bulaşacağını öğrenirsin değil mi?

HIV pozitifliğim hayatımdan çocukluk arkadaşımı da almıştı…

Artık Fatih yoktu. Gelse de bu saatten sonra pek ehemmiyeti yoktu. HIV dostumu benden almadı aslında. Fatih kendi ipini kendi çekti… Benim hayatım onunkinden çok daha güzeldi. Çalışıyordum mutluydum sağlıklıydım unutmaya yüz tutmuştum yaptığı keleği.

Aylar aylar sonra bir mesajla yine kıyısından girdi hayatıma.Ortak arkadaşlarımızın olması aslında işi kolaylaştırdı.Sürekli Deniz senden benden sağlıklı, “sen nasıl sanıyorsun ki bu hastalığı?”gibi cümlelerle durumumun iyi olduğunu anlatıyorlarmış zaten.

Önceleri sildim artık hayatımda yok bu adam desem de bir şekilde pişmanlığa tevazu gösterir vaziyete geldim. Onun hastalığımdan korkmasını benden kaçmasını az buçuk anlamaya çalıştım ama beni yalnız bırakmasını hala sindiremiyorum. Cep mesajları, evime gelmeler falan filan derken eskisi gibi olmaya başladık. Sürekli pişmanlığından beni yalnız bıraktığının vicdan azabından kendine yakıştıramadığından, beni kaybetmek istemediğinden vs anlattı durdu. Ara ara yaptığı kelek aklıma gelse de artık insanlardan çok bir şey beklemediğim için kızamıyorum da. Canımı kaybetmeye bu kadar yaklaşmışken ve bunun değerini anlamışken, Bu saatten sonra hayatımda kaybetmeyi göze alamayacağım hiç ama hiç bir insan yok.

Şimdi can ciğer kuzu sarmasıyız. Ben nereye   o oraya. Bir dediğimi iki etmiyor. O’da anladı Dost dosttur ve hastalıkta herkesin başına gelebilecek bir şeydir. Şimdi yurtdışı tatil planı yapıyoruz. Hemen hemen her gün görüşüyoruz. HIV statüm arkadaşlığımıza geçici bir kötü etki etse de şuan daha da perçinleşti sanırım.

Su aktı yolunu buldu yani…

Bugün tüm gününü Fatihle geçirecek HIV pozitif Deniz 🙂

Deniz Türk

Yönetmen ile buluşma…

İzmir’de tiyatro provalarında yaptığım konuşmadan etkilenen yönetmen benimle temasa geçerek bir sonraki projesi için yüz yüze konuşmak istediğini söylemişti.

Daha detaylı konuşmak için hiç üşenmemiş ve İstanbul’a gelmişti. İstanbul Galata Köprüsü’nde buluşmuş ve 4,5 saat konuşmuştuk. HIV/AIDS ile ilgili harika projeleri vardı ve ilham kaynağı da bendim…

Yani bir sonraki projesi benim hayatımı sahnelemekti.

Buluştuğumuzda bana “o gün sizin konuşmanızdan çok etkilendim, sizin çok güzel bir öykünüz var ve o gün karşımda çok güçlü bir insan gördüm. Ben buraya o gücü nasıl elde ettiğinizi öğrenmeye geldim” dedi. Bende anlatmaya başlayarak bütün semeremi döktüm.

Artık benim kitlelere açılma zamanım gelmişti. Çoğu zaman mail grubundan yeni  arkadaşlarla tanışıp onlara destek olmaya çalıştım. HIV pozitif olmakla hayatın sonunu gelmediğini, benim nasıl ayakta dimdik kalabildiğimi ve dibe vurmadığımı anlatmaya çalıştım. İnanıyorum ki buradan birçok arkadaşım için çok özel bir yerim var.

O gün 15 kişilik tiyatro ekibinin karşısında konuşurken onlara “en azından sizleri bile bilinçlendirmek benim için kardır” demiştim. Bakın kapı kapıyı açtı. Artık deşifre ve damgalanma konusunda çok daha fazla insana erişebileceğimi biliyorum. En azından benim bu deli cesaretim ve yaşamışlıklarımı paylaşarak.

Ben, beni kendime saklamıyorum… Bilgi paylaştıkça değerlidir.

Bu arada çıkıp rahatlıkla HIV pozitif olduğumu anlatıyorum ama kendimin zarar göreceği riskleri de önceden hesaplayıp tedbirimi de alıyorum. Zaten benim iznim olmadan HIV pozitif olduğumun üçüncü kişilerle paylaşılması kanunen de suç olarak tanımlanıyor.

Bu tiyatro işinde sadece provalar esnasında  profesyonel ekip ile bir konuşma yapacağım ve onların motivasyonunu sağlayacağım. Bunun dışında oyun sahnelenirken çıkıp izleyicilerle konuşmayacağım. (O zamanlar henüz yüzlerce kişinin önüne çıkıp seminerler vereceğimi bilmiyordum.

Ocak ayı sonundaki oyunun galasına da davet edildim. Sevgili yönetmen “sizi mutlaka getirteceğim” dedi. Sabırsızlanıyorum…

Yönetmen ile sohbet ederken bakın bana ne anlattı;

“Sizin geleceğiniz gün Deniz Hanım ‘provaları izlemeye bir arkadaşım gelecek’ dedi, aralarda ha bire izin alıyor ve dışarı çıkıyordu, oysa ki Deniz Hanım hiç oyunları bölüp – izin alıp dışarı çıkmazdı, çok önemli birini beklediği belliydi” dedi. Sanırım bu ikimizin de farklı tiyatro salonlarında birbirimizi aradığımız araydı…

Sevgi Yılmaz

“HIV tanısı aldığımızda gülmüyorduk…”

Teyzemin kızı Fatma’nın düğünü için İzmir’e gittiğimde HIV pozitif mail grubundan tanıdığım Prof. Dr. Deniz Gökengin’i ziyarete de gittim.

Deniz Hanım liselerde oynanmak üzere tüm bulaşıcı hastalıkları içeren “Sakıncalı Haller” adında bir tiyatro oyunu projesi yürütüyordu. Yoğun bir şekilde provalara başlamışlardı. HIV pozitif olarak benim görüşlerimin önemli olduğunu ve oyunu izlememi istedi ve cumartesi provalarına davet etti.

Bana nikahın nerede olduğunu sorduğunda ben “Uğur Mumcu Nikah Salonunda” olduğunu söyledim. ” Aaa harika bizde oranın tiyatro salonunda çalışıyoruz zaten, nikâh bitince bizim salona geçersin” dedi. Ben de öyle yaptım.

Nikâhtan hemen sonra Uğur Mumcu Kültür Merkezinin tiyatro odasına girdim. Baktım bir gurup öğrenci çalışıyor. Gülümseyerek “Merhabalar Deniz Hanım’ı arıyordum” dedim. Onlarda bana öyle birinin olmadığını, yanlış salonda bulunduğumu söylediler ve hatta biri de “sizi oyuna getirmişler” dedi.

Tüm odaları aradım ama Deniz Hanım yok.

Cep telefonundan arayarak kendisini danışmada beklediğimi ve beni almasını rica ettim. Bekliyordum ki telefonum çaldı ve bana “Sevgi nerdesin bende seni bulamıyorum! Selahattin…….(bilmem nee) Nikah Salonundasın dimi?” demez mi..

Hayda… Benim olduğum yer Bornova, Deniz  Hanım’ın bulunduğu yerde Konak’taymış  Meğer bana yanlış salon adı vermiş. Hemen yola koyulup provalara yetiştim. En sonunda Deniz Hanım’ı bulmuş ve provalarını izlemeye başlamıştık.

Oyunda birçok cinsel yolla bulaşan hastalıklara değiniliyor. Kimi hüzünlendiren, kimi de güldüren bir dille sahneleniyor. Oyunun bir bölümünde Doktor hastasına HIV pozitif olduğunu açıklıyor. Hasta rolündeki arkadaşın şoka girip ciddi bir şekilde tepki vermesi gerekiyordu. Bu sahneyi daha önce çalışmadıklarından dolayı oyun bir türlü oturmuyor ve oyuncular sürekli gülüyordu. Sahneyi defalarca tekrarlıyorlar ve gülüyorlardı…

O an, hayatın bir tiyatro sahnesi olmasını ne çok diledim bilemezsiniz.

İlk HIV pozitif olduğunuzu duyduğunuz anın hemen ardından böyle gülebilmeyi ve o salondan öylece çıkabilmeyi…

Yani her şeyin bir oyun olmasını…

Ama bizim bu hayat sahnesindeki rollerimiz gerçekti…

Ve biz doktor odasından çıkarken gülmüyorduk…

Provalar bittiğinde Deniz Hanım’a oyuncularla konuşmak istediğimi söyledim!!! Evet gene dayanamadım. Oyun sırasında, “acaba benim HIV ile yaşadığımı bilseler ne düşünürlerdi” diye çok merak ettim. İnsanların HIV pozitif olduğunu duydukları an neler hissettiklerini anlatmalıydım onlara. O anın bu kadar komik olmadığını ve bu duygunun nasıl bir şey olduğunu onlara aktarmalıydım. Deniz Hanım’a “Grupla konuşmak istiyorum. Anlatmalıyım. İçlerinden olumsuz tepki verende olabilir, benim için problem değil, hazırlıklıyım” dedim.

Yönetmen tüm oyuncuları sahneye topladı ve sözü Deniz Hanım’a verdi. Oynadıkları oyunun ne denli önemli olduğunu söyledi ve “aranızda kaçınız bir HIV pozitif gördü?” diye sordu. Yaklaşık 15 kişiden sadece 2’si görmüştü. Sonra guruba tekrar sordu “şimdi burada bir HIV pozitif görseniz ne düşünürdünüz, hissederdiniz?”

İçlerinden biri “Bu çalışmadan önce olsaydı ve ben bilinçlenmeseydim sanırım korkup kaçardım” dedi. Bir diğeri ise elini tahtaya vurarak “Allah korusunnn!” diyordu. Deniz Hanım “Şu an burada böyle bir arkadaşımız var” dediğinde hepsi şaşkın bakışlarla etrafa bakındılar… !!!

Hiç birisi bana bakmıyordu!

Çünkü ben kafalarında hayal ettikleri bir HIV pozitifle veya (halk tabiriyle bir AIDS’liye) hiç bezemiyordum. Gözlerinin aradığı; zayıf, bakımsız, avurtları çökmüş ve sarı benizli biri olmaydı.

Salonda arka taraflardan gelecek birini bekliyorlardı. Bende tam o esnada arkalardaki sıramdan kalkmış, sahnenin önüne, Deniz Hanım’ın yanına gelmiştim. “Merhaba… Ben İstanbul’da yaşıyorum, 30 yaşındayım, bir anneyim ve bir HIV pozitifim” dedim…

O an bana nasıl hayretle baktıklarını ve dona kaldıklarını anlatamam. Müthiş bir andı… Her birinin gözlerinin içine bakarak öykümü, yaşadıklarımı anlattım. Ama asla kendimi acındırarak değil… Bizlerinde herkes gibi sağlıklı olduğumuzu, hatta bir çoğundan daha da sağlıklı olduğumuzu, hayata dair bakış açımı…… vs pek çok konuyu anlattım.

Birçoğu beni dinlerken gözleri doldu. Ben sesimin titremesine izin vermeden kendime olan güvenimle anlattım. Biz HIV ile yaşayanları anlattım… Bir çok arkadaşımın sosyal etiketlerden nasıl etkilendiğini, bu önyargıların yıkılması gerektiğini …

Sonra bana sorular sordular, açık yüreklilikle cevapladım. Sohbetimiz bittiğinde sadece iki arkadaş hariç hepsi yaptıkları işe geri dönmüş, kaybettikleri teksleri aramışlardı. Hayat normal akışında ne güzel duruyordu…

O bahsettiğim 2 arkadaş, oturdukları yerde kalmış ve nemli gözlerle hala bana bakıyorlardı. Göz göze geldiğimizde gülümsedim. Sanırım akıllarına geldiğimde beni uzun uzun düşüneceklerdi. Bir avuç insan bile olsalar, yinede toplumun minnacık bir kesimine ulaşmış ve bizlerinde “normal” ve “sıradan insanlar” olduğumuzu anlatabilmiştim…

2 gün sonra Deniz Hanım’dan bir mail aldım: “Ekip senin konuşmandan çok etkilendi. Daha bir motive oldular. Oyunu harika bir performansla çıkarttılar. Yönetmen seninle ayrıca konuşmak için telefon numaranı istiyor, verebilir miyim?”

Sevgi Yılmaz

Artık Hayalimdeki Şirketteyim

Eski şirketimde oturmuş çalışırken telefonum çaldı numaradan tanıdım ve hemen terasa çıktım. “Deniz bey, Sizinle yaptığımız mülakatlar ve sınavlar sonrasında diye başlayan ve  saydığım haklarınız çerçevesinde  sizinle çalışmak istiyoruz” diye son bulan bir iş teklifi almıştım. “Ohh beee.” İşte bu. Artık bende şık takımlarımı giyip o önünden geçerken hayal kurduğum plazanın bir çalışanı olacak ve servis beklerken imrendiğim insanların arasında olacaktım. Telefonu kapattım ne yapacağımı şaşırmış bir halde direk şefime mail attım ve konuşmak istediğimi söyledim.30 dakika sonra toplantı odasında istifa etmek istediğimi bunun şirketle ya da çalışanlarla bir alakasının olmadığını tamimiyle hayal ettiğim bir meslek dalında olacağımı sınavları ve mülakatları geçtiğimi söyledim, o da anlayışla karşıladı.

Masama geçtikten sonra dank etti. Ben yıllık izin için tarih belirlemiş hatta öyle ki Lüksemburg, Hollanda, Portekiz, Marsilya biletlerimi bile almıştım. işte şimdi patlamıştım. Yeni başlayacağım yeri arayıp en geç ne zaman başlayabilirim dedim.2 hafta şimdiki işinizde yasal olarak devam etme zorunluluğunuz var. Yani en geç 7 Eylül’de başlamış olmanız gerekiyor dediler. Yok ben tatile gideceğim bir sürü bilet aldım diyemedim. Direkt uçak şirketleriyle yazışmaya başlayıp biletleri iptal etmeye çalıştım. İptal edemedim ama tarih değişikliği yaptım. (kurban bayramında kullanmak üzere) Sadece Portekiz’den Marsilya’ya aldığım biletim yandı. Çok fazla bir şey değildi zaten.

HIV pozitif olduğumu öğrendiğimde gerek sağlık sorunlarımdan gerekse HIV statümün bana hayatım boyunca engel olacağını düşünerek endişelenmeye başlamıştım. Ama sağlığım düzeldikçe kendimi iyi hissettim ve HIV statümün iş yaşamıma hatta hayalimdeki işi yapmaya engel olamayacağını kanıtlamış oldum.

Eski şirketim 15 gün yasal prosedürü uygulamadı ve beni 31 ağustos itibariyle pastalı börekli bir jübile ile uğurladılar. Bende 7 günlük boş vaktimi deniz havuz ve eş dostla vakit geçirerek bitirdim ve 7 Eylül 2009’da HIV pozitif biri olarak hayalimdeki işe başladım.

Şuan yaklaşık 2 yıldır memnuniyetle çalışıyorum. HIV statüm hiçbir zaman bana ve işimi yapmama engel olmadı.İnşallah bundan sonrada olmaz.Değiştirdiğim uçak biletlerimi de kurban bayramında paşa paşa kullandım.HIV pozitif olmak sadece bir etiket bence.2.5 Yıldır sosyal bir kötü etkisini görmedim.

Yaklaşık Bir ay sonra ikinci  yıllık izni için St. Petersburg ve Moskova’ya gidecek HIV pozitif Deniz:)

Deniz Türk

Amcam bu sefer daha sıkı sarıldı…

Teyzemin küçük kızı Fatma’nın düğünü için 2005 yılında İzmir’e gittim. Teyzemler, amcamlar ve yeğenlerim yurt dışından birkaç gün önce gelmiş hazırlıklara yardım ediyorlardı. Bizde İstanbul’dan gittiğimizde tüm aile, biriken hasret ile kapıda yoğun bir kavuşma şöleni yaşadık.

Bu karşılayanlar/ sarılanlar arasında amcamda vardı. Bu sefer bana daha sıkı sarıldı ve uzunca bir süre bırakmadı. Normalde beni şöyle bir kucaklar ve sırtımı sıvazlardı. Bu sefer çok daha içten sarıldı. Önce anlam veremedim. Sonra yurt dışında yaşayan abimin yanlışlıkla amcama HIV pozitif olduğumu ağzından kaçırdığını söylediği geldi. İkimizde konuşmadan öylece sarıldık ve yüzlerimize bakıp gülümsedik.

Ertesi gün güzeller güzeli Fatma’nın nikâhı kıyıldı. Allah’ım ne kadar güzel bir gelin olmuştu. Gözlerim doldu… Onun için ve aşk dolu gözlerini üzerinden çekmeyen damadımız için dua ettim. Bu aşk masalı hiç bitmesin ve hep çok mutlu olsunlardı…

Amcamla bir arada olduğumuz üç gün içinde de hiç konuşamadık bu konuyu. Benimle konuşmak istediğini, soruları olduğunu hissediyordum ama hiç ortam olmamıştı. Son gece ailecek gece yemeğe çıkmıştık. Ben İstanbul’a dönmek zorunda olduğumdan onları restoranda bırakarak otogara gitmiştim. Herkesle orada vedalaştım. Yeğenlerim defalarca bana gözyaşları içinde sarılıyorlar, bir türlü bırakmak istemiyorlardı.

Beni en etkileyen amcamla vedalaşmamız oldu. Sıra ona gelip kucaklaştığımızda, kulağıma

– Aslında seninle bir şey konuşmak istiyordum,

– Biliyorum amca, bildiğini de biliyorum. Ama korkma her şey yolunda, ben son derece bilinçli ve bilgiliyim.

– Seni böyle kilo almış gördüğüme nasıl sevindim anlatamam, kışınki resimlerinde çok çok kötüydün. Böyle sağlıklı görünce seni ‘çok şükür atlatmış’ dedim kendi kendime, ablana ben hiçbir şey demedim.

– Annemlerle kimseye söylememeye karar verdik. Ablamın bilmemesi daha iyi, kurar kafasında…

Sonra canım amcama sıkı sıkı sarılıp vedalaştık. Otobüse bindikten sonra camdan dışarıyı, akıp giden şeritleri izlerken benim ne kadar çok insan için neler ifade ettiğimi, onların bana neler ifade ettiklerini düşündüm. Kendimi öyle çok önemli ve özel hissettim ki anlatamam. Sevgi çok güzel bir duygu…

Bu İzmir seyahatinden sonra hayatımın bir tiyatro oyunu olacağını nereden bilebilirdim ki?

Sevgi Yılmaz

İlişkide HIV değil iletişim önemli…

“HIV pozitif olduğum için “beni kimse istemez” diye hiçbir zaman endişem olmadı. ‘Bu nedenle yanımda olmayacaksa zaten hiç olmasın’ diye düşünürdüm.”

Mert bir gün yine zarla zorla buluşmayı kabul etmiş, sözleşmiştik. Son anda sadece tek bir mesaj yazıp, benimle buluşmaya gelmek istemediğini söyledi.

Çok sinirlendim. Bu sabrımı taşıran son damla olmuştu. Ne onu alttan alacak, ne de peşinden koşacak halim vardı. Zaten ben kimsenin peşinden de koşmazdım. Kimseye müdanası olmayan bir tavrım vardır. O biriken kızgınlığımla oturup ona uzunca bir e–posta yazdım. Onu terk ettiğimi ve bir daha asla benim karşıma çıkmamasını istediğimi söylediğim maili öyle bir yazdım ki…

İlişkimiz ebediyete kadar bitmişti…

Benimle görüşmek istememesinin sebebinin HIV olduğuna adım gibi emindim. Onunla oturup yaptığımız konuşmalarda “bak HIV pozitif olduğum için mi benden böyle uzak duruyorsun? Öyle ise söyle, seni anlarım, anlayışla karşılarım” diye sormalarıma ısrarla “HIV’in bununla hiçbir ilgisi yok” diyordu.

İlişkimizi bitirdikten sonra bunun böyle olduğuna iyice inanmıştım. Artık bir HIV pozitif olduğum için benimle birlikte olmak istemediğini dürüstçe, incineceğimi düşündüğü için bir türlü söyleyemiyordu. Mert’i hayatımdan sonsuza dek, içimde kalan bir kızgınlıkla çıkartmıştım. En azından o zamanlar böyle düşünüyordum.

Ama bizim bir türlü birbirimizden ayrılamadığını, yollarımızın mutlaka bir yerde kesiştiğini unutmuşum…

Mert’ten ayrılalı 4 ay olmuştu. Aklıma geldikçe içimde bir öfke seğirip geçiyordu. Sonra bir gün ortak bir arkadaşımızla benimle görüşmek istediği haberini yollamıştı.

Hangi yüzle benim karşıma çıkacağını merak ettim. Sadece laf sokabilmek ve onun canını acıtabilmek için buluştum. Karşılaştığımızda buz gibi bir sesle konuşuyor ve nefret dolu gözlerle bakıyordum ona.

O ise çok heyecanlıydı….

Hiç af edemiyordum. Ona en çok ihtiyacım olduğu anda beni yarı yolda bırakmıştı. En azından geçerli bir sebep söyleseydi onu anlayışla karşılardım. Ama hiçbir açıklama alamamak beni zorlamıştı. Buluştuğumuzda tokalaşmak için elini bana doğru uzattığında “Gerek yok, aman neme lazım benden bir şey falan bulaşır, iyice ödün kopmasın” diyerek elimi vermemiştim. O hala ısrarla HIV’in uzaklaşmasıyla hiçbir ilgisi olmadığını söylüyordu. Söyledikleri doğruydu. Bunalıma girdiğinde iyice içine kapanan bir yapısı vardı ve benden uzaklaşmasında HIV’in hiç bir rolü yoktu.

Kin gütmek benim sözlüğümde yok maalesef. Buluştuktan yarım saat sonra bende ne kızgınlık, ne de kırgınlık kalmıştı. O dönem hayatın ona çok ağır geldiğini, daha önceden yaşadıklarının onu bir depresyona soktuğunu, bu durumunu da bana izah edecek kelimeleri olmadığını anlattı.

Sonra: “Senden ayrı olduğum döneme düşünecek çok zamanım oldu. Kendi hatalarımı fark ettim. Biraz daha iletişime açık olmam ve zincirlerimi kırmam gerektiğini biliyorum. Bundan sonra buna daha çok gayret edeceğim. Tekrar ilişkimize başlayalım. Ama bu sefer hiç bırakmamacasına. Bir sorunumuz olduğunda oturup konuşalım.”

Sonrasında o kendi duvarlarını kırıp biraz daha dış dünya ile bağlantısını güçlendirdi. Ben de daha sakinleştim. Olmadık şeylere hemen köpürmüyor, olaylara daha sakin ve çözüm odaklı yaklaşıyordum. Kimselere müdanam yok havalarına da girmiyordum.

Korunarak ilişkimize hiç sorunsuz devam ediyorduk. Bizim gibi yıllardır birlikteliklerini sürdüren HIV pozitif ve HIV negatif olan çiftlerin olduğunu da biliyorduk. Alış veriş merkezlerinde mobilya mağazalarını dolaşıp vitrinlerden eşya beğeniyor, bir ev kurmak için ne kadar paraya ihtiyacımız olduğunu hesaplıyorduk. Onunla aynı çatı altında, güzel ve huzurlu bir yaşam sürmek istiyordum. Yüzümde oluşacak çizgileri görmesini, her birine kendinden izler kazımasını istiyorum. Ben de onun o kıvırcık kuzguni siyah saçlarına akların düştüğünü görmek ve ellerim titrerken bile parmaklarımı onun saçlarında dolaştırmak istiyorum.

Mert ile toplamda 5 yıl süren ilişkimizin sonu hayal ettiğimiz gibi olmadı. Süre içerisinde yine içine kapanarak duvarlarını ördü ve sessizliğine gömüldü. Yanımda ama görünmez olmak istiyordu. Gittiğim hiçbir yere gelmiyor, bana eşlik etmiyordu. Benimle hayatı paylaşmıyordu. Bense bu sessizlikte kendi rengimi ve sesimi bile yitirdiğimi fark ettim. Ağır geliyordu. Ben onunla eğlenmek, konuşmak, paylaşmak, onu yanımda görmek istiyordum.

Nerelerde hata yaptığımızı çok düşündüm ve sonunda birbirimiz için doğru insanlar olmadığımıza karar verdim.

HIV pozitif olduğum için “beni kimse istemez” diye hiçbir zaman endişem olmadı. “Bu nedenle yanımda olmayacaksa zaten hiç olmasın” diye düşünürdüm.

Mert ile başladığımız gibi sessizce bitirdik…

– – – – – – – – – – – – – – – – – –

Mert ile ayrıldıktan sonra “Nasıl bir erkekle mutlu olurdum?” diye sordum kendime. Önce kendi özelliklerimi gözden geçirdim, sonra istediğim kişininkilerini. Belirlediğim özelliklerde biri ile karşılaşma olasılığımın dahi olmadığını düşünüyordum. Yanılmışım.

Aşkın her zaman mucizeler yaratabileceğini unutmuşum. Şimdi istediğim özelliklerden daha fazlasına sahip HIV negatif bir sağlık çalışanı ile 3 yılı aşkın süredir harika bir ilişkim var…

Onunla hem ilginç hem de komik olan tanışma anımızı ileriki dönemde anlatacağım. Sırada diş hekimliklerinde uğradığım ayrımcılıklardan sonra tüm fakülte birimlerinde sabrım ile nasıl farkındalık yarattığımı, sonrasında verdiğim yüzlerce seminer ile binlerce kişiye HIV ve AIDS’i doğru anlattığımı, kısaca nasıl bir savunucu olduğumu yazacağım…

Okumaya devam edin!

Sevgi Yılmaz

“Biz hep birimize destek olacağız….”

Mert’e HIV pozitif olduğumu açıklamak benim için hiç kolay değildi. Ama yapmak zorundaydım, bu benim vicdani sorumluluğumdu. Ona HIV bulaştırmış olma düşüncesi içimi kemirip duruyordu. Bunu ona, kaybetmek pahasına bile olsa söylemeliydim. Eğer ona da bulaştırmışsam bu eninde sonunda ortaya çıkacaktı zaten.

Söylediğim an bana bağırıp çağırmasını, çok kötü sözler söylemesini bekliyordum. Çünkü ona pekte hoş olmayan bir haber veriyordum. Tıpkı doktorumun bana tanımı açıkladığı gibi bende ona tıbbi bilgi vererek açıkladım.

Sevgi :Bak hemen telaşlanmaya ve saçma sapan şeyler yapma. Artık HIV’i baskılayan ilaçlar varmış. Ben tedaviye başladım bile. Bu hastalık öldürmüyor…..

Mert :Biliyor musun ben doktorlardan önce sana teşhisi koymuştum. İnternette şikâyetlerin için araştırma yaparken karşıma hep HIV çıkıyordu ama sana konduramıyordum bir türlü.

Sevgi : Ben… ben gerçekten çok üzgünüm. Böyle olsun istemezdim

Mert : (Yatağımın yanında durarak, elimi tuttu ve) Bilmiyordun… Sen de bilmiyordun ki. Bilerek yapmazdın zaten. Ben şimdi gitmek istiyorum. Hemen eve gidip İnternette araştırma yapıp, tıptaki son gelişmelere bakmak istiyorum. Öğrendiklerimi sana da aktarırım…

Diyerek yanımdan ayrıldı. Bana ne bağırdı, nede kötü bir söz söyledi. Tanrım bu nasıl bir sevgiydi böyle? Bana daha çok destek olmaya başladı. Edindiği her tür yeni bilgiyi anında bana iletiyor ve durumum hakkında sürekli araştırma yapıyordu. Yabancı sitelerden deneyimli doktorlarla yazışıyordu. Beni her ziyaretinde de gelecek günler için güzel sözler söylüyordu: “Bak CD4’lerin şimdilik düşük ama ilaçları kullandıkça virüs baskılanacak. Virüs baskılandıkça da CD4’lerin yükselecek, sende hızla eski sağlığına kavuşacaksın. Sen bol bol yemek ye ve eski gücüne kavuş. Ben ilaca başladığımda, onları tolore edene kadar sen de bana bakacak ve destek olacaksın. Biz hep birimize destek olacağız….”

Onun o zamanlar neler hissettiğini ve yaşadığını düşünebiliyor musunuz? Kız arkadaşı HIV tanısı almış ve neredeyse ölümün eşiğine gelmişti. Kendisi test yaptıracağı süreyi ‘bende %100 HIV pozitifim’ diye düşünerek geçirdi. O süreyi beklemek gerçekten hiç de kolay olmamıştır. Ben o dönem canımla uğraştığım için çok destek olamadım ona. Kustuğum zamanları çoğunlukla morali bozulmasın diye söylemiyordum.

En son ilişki tarihimizi baz alarak test gününü bekledi. HIV testini doğru sürede yaptırmak önemli. Bu süre sonunda özel bir laboratuarda test yaptırmaya gitti. Orada görev yapan enfeksiyon hastalıkları uzmanı doktor Mert’e harika bir test öncesi danışmanlık vermiş. Mert testini yaptırdı ve sonucu HIV negatif çıktı. Yani benden ona bir geçiş olmamış. Doktor test sonrası da danışmanlık vererek; hiçbir şeyin bitmediğini ancak bundan sonra birlikte olurken iki tarafı da korumak için kondom kullanmamız gerektiğini vurgulayarak anlatmış.

Birkaç aya kalmadan çok çok iyiydim. Eski ‘ben’ geri gelmiş, sağlığıma kavuşmuş, işe bile başlamıştım. Mert’le de her şey yolunda gidiyordu…

Aradan aylar geçmiş ve ilişkimizin fena gitmediğini düşünürken, o tuhaflaşmaya ve benden uzaklaşmaya başladı. Ne zaman görüşmek istesem gelmemek için bir bahane buluyordu. Buluştuğumuzda da, sorunun ne olduğunu soruyor, onunla konuşmaya çalışıyordum. Ama yok. Tıpkı bir duvar gibi ağzını bıçak açmıyordu. Hiçbir şey söylemiyordu. Sustum, alttan aldım, bağırdım, terk etmekle tehdit ettim, şefkatle yaklaşıp ona ne kadar ihtiyacım olduğunu anlattım…  yok….. tek kelime etmiyordu…

Sonra bir gün…

Sevgi Yılmaz

En zor kime “Ben HIV pozitifim” denir?

Özel bir şirkette yönetici asistanı olarak çalışırken başka bir firma ile ortaklık kurmuş, işi büyütmüş ve yeni bir ofise taşınmıştık. Diğer firmanın ekibi bizden birkaç gün önce gelmiş, yerleşmiş ve işe koyulmuştu. Bize bir “merhaba” bile demeyen bu 3 kişilik ekip masalarının başında klavyelerini tıkırdatarak hazırladıkları web siteleri için kodlama yapıyorlardı.

O dönem pek bir sinir olmuştum onlara. 1,5 ay aynı ofisin içinde olmamıza rağmen birbirimizle hiç konuşmadık. Çok sonraları bu 3 tipin messengerde birbirleri ile yazıştıklarını ve bizim hakkımızda dedikodu ettiklerini öğrendim. Vayy alçaklar vaayyy…

Sonradan tanıdığım kadarıyla:

Semih; kendi halinde, efendi, yazar – çizer bir çocuktu. Ekrem; ailesi yurt dışında yaşayan, konuşkan biriydi. Ve gelelim Mert’e; o tam bir hayaletti. Kimse pek onunla konuşmak istemezdi, çünkü verdiği cevaplar bile insanı azarlar tondaydı.

Yeni iş yerine geçtikten sonra 10 gün kadar sonra ben tatile çıktım. Güzelce eğlendim, dinlendim, güneşlendim geldim. Bu süreçte haftalık ofis toplantıları yapılmaya başlanmıştı. Bu toplantılarda yürüyen işleri konuşuyor ve arkadaşlar arasında olan problemleri büyütmeden çözüyorduk.

Semih ve Ekrem’le de konuşmaya başlamış ve arkadaş olmuştuk. İyi bir ekip olmuştuk. İçimizde bize uymayan bir tek Mert vardı. İş dışında tek bir kelime bile konuşmazdı. Hep kendi halindeydi. Bir soru sormamız gerektiğinde çekinirdik. Çok kısa, net ve çoğu zamanda azalar tonda cevap verirdi. Sabahları işe geldiğinde günaydın bile demezdi. En sonunda ben bir sabah dayanamadım ve ‘Allah aşkına sabahları şu kapıdan girdiğinde hiç değilse bir günaydın de bari. Mahkeme duvarı dibi bir yüzle giriyorsun içeri’ demiştim. O da sonraki günler hiç yüzüme bile bakmadan, fısıltı şeklinde ‘günaydın’ demeye başlamıştı.

Mert ile arkadaş olmak istiyordum. Haline üzülüyordum. Bir insan bu kadar içine kapalı olamazdı. Ne derdi vardı acaba? Neden insanlarla iletişim kuramıyordu?

Günaydın demeye başladığı sabahlardan birinde, ‘Şu yanağının bir kenarına küçücük bir gülümseme kondursan ne güzel olur. Seni gördüm mü azıcık benimde içim açılsın dimi ama, bana da yazık vallahi…!’ demiştim. Oda o günden sonra yine hep başı önde ve mahcup bir gülümseme ile ‘günaydın’ demeye devam etmişti. Bu günaydınlaşmalar güzel bir dostluğa start vermişti.

Ofisçe yaptığımız organizasyonlarımıza katılmak istemediğinde onu ikna eden hep ben oluyordum. Daha doğrusu ikna edebilen tek ben oluyordum. Bir işin yapılması gerektiğinde bile diğer arkadaşlar bana gelip ‘sen bir söylesene, seni kırmaz, yapar’ diyorlardı. Bu gerçekten çok büyük bir gelişmeydi.

Mert’i çözmeye başlıyordum. Sınırları olan ve adım adım yaklaşılması gereken biriydi. Çok fazla alanına girdiniz mi hemen geri çekiliyor ve kendini kapatıp, koruma altına alıyordu. Zor biriydi. Ailesinden uzakta olduğu için kendini yalnız hissettiğini düşünüyordum. Zaman içinde diğer arkadaşlarla da iletişim kurmaya başlamıştı.

Firmaya ekonomik kriz nedeniyle fazla iş gelmiyordu. Aylarca maaş almadan çalışmak zorunda kalmıştık. Ben bu duruma daha fazla dayanamadım. Bir arkadaşımın tavsiyesi ile bir organizasyon şirketinde iş buldum. Gidip görüştüm ve başlamak için anlaştım. Güzel bir iş ortamı ve dostluklar kurduğumuzdan şirketteki son günlerimizi “Alev Alev” şarkısını dinleyerek ve matem havasında geçirdik.

İş yerimde son akşamımda, salonun ortasında Mert’le göz göze gelmiş ve mıknatıs gibi birbirimizi çekerek sarılmıştık. Aramızda özel bir bağ vardı. Bunu biliyorduk. Ama bunu adı ne dostluk, ne arkadaşlık, ne de o zamanlar aşktı…

Organizasyon firmasında işe başladım. Diğer iş yerinde kalan arkadaşlarım her gün beni arıyor ve beni ne kadar çok özlediklerini söylüyorlardı. Ben gittikten sonra Mert’in sürekli ‘Alev Alev’ şarkısını dinlediğini ve sabahlara kadar uyumadığını da onlardan öğrendim.

Çok sonraları işe başladığımda tatil dönüşümü dört gözle beklediğini de öğrenmiştim. Sadece bunu değil: sırf sabahları onu ben uyandırayım diye ofiste uyuduğunu, ben gelmeden önce uyanıp, uyuyor numarası yaptığını, ‘Meertt hadi kalk artık, saat 9 oldu’ deyişimi duymanın onu ne kadar mutlu ettiğini, benim onunla her daim konuşmam için can attığını, her an her saniye yanında olmamı istediğini, arkasını döndüğü an bile beni özlemeye başladığını, geceler boyu düşündüğünü ve hatta bir gece ağlayarak ‘Allah’ım noluursun bu olsun, benim kadınım bu olsun’ diye tanrıya yakardığını kendi ağzından dinleyecektim.

Mert iş çıkışlarımda beni almaya geliyor ve Mecidiyeköy’den Taksim’e kadar birlikte yürüyor, konuşuyorduk. Tabii en çok konuşan ben oluyordum. O, düşünceli halinde yanımda öylece sessizce yürüyordu. Ne çok gece lapa lapa kar yağarken yürümüştük. Çıplak ellerimizi ceplerimizden hiç çıkartmazdık. Siyah kıvırcık saçlarının üzeri bembeyaz kar olurdu. Şimdi düşünüyorum da o zamanlar hiç üşümezdik…

Ofiste gecelediği bir akşam beni aradı ve saatlerce konuştuk. İlk kez o gece beni ne kadar çok özlediğini söyledi. Sanırım bunu ona söyleten yüreğinde ‘Alev Alev’ yanan sevdasıydı. Benim de adını koyamadığım birtakım duygular gün geçtikçe ona karşı güçleniyor ve çoğalıyordu. Bunu hissediyordum. Sonra kısa bir süre içerisinde Mert’le ilişkimiz başlamıştı ki ben ne, ne zaman oldu tam anımsayamıyorum.

Sene ortalarına doğru Mert’te başka bir bilişim firmasına girmiş çalışıyordu. Tek sorunumuz onun çok asosyal, benimse fazlaca sosyal olmamdı. Evi karşı yakada olduğu için ona nadiren gidebiliyordum. Bu sebeple de hep dışarıda buluşmak zorunda kalıyorduk. Ortak yaptığımız tek şey buluşup yemek yemekti. Çoğu zaman da nerede yemek yiyeceğimize karar veremez ve kavga ederdik. Sosyal bir şeyler yapmak için fikir üretemezdi, benim önerilerimi de beğenmezdi, sıkıcı bulurdu. O dönemler ben çok depresiftim. O neşeli, cıvıl cıvıl kadın gitmiş, yerine nalet, aksi ve huysuz biri gelmişti. Kendimi çoğu zaman tanıyamıyordum. Ne olmuştu bana? Hep sinirliydim. Küçücük bir şey bile kükrememe sebep olabiliyordu. Böyle durumlarda Mert iyice içine kapanıyordu ve onun benimle tartışmaması bile benim delirmeme yeterli bir sebepti.

2003 yılını yarılamış, istemsiz kilo vermeye başladım.

Mert’le bir gün iş çıkışı yine buluşmuş ve yemek yemek için bir restorana girmiştik. Ben sadece çorba içmek istediğimi söylemiştim. Kaşığı her ağzıma götürüşümde çektiğim acı yüzümden okunuyor olmalı ki, Mert de bana acıyan gözlerle bakıyordu. O da benim yüzümden kendi tabağından aldığı lokmaları isteksizce yiyordu. Karnım açtı ama ben çorbamın ancak yarısını içebilmiştim. Acıyordu, boğazım çok acıyordu. Ağlamaya başladım “dayanamıyorum artık bu acıya”. Mert karşımda öylece, çaresizce oturuyor ve elinden bir şey gelmediği için çok üzülüyordu. Hala o restoranın önünden her geçtiğimde boğazımda garip bir sızı olur ve içemediğim o çorba aklıma gelir…

Durumum giderek ciddileşmeye başladı ve ağır bir durumda hastaneye kaldırım…

Birçok arkadaşım gibi Mert de sık sık beni ziyarete geliyordu. 2. gelişinde yanımda annemler yoktu. Onların yanında tedirgin ve çok daha utangaç olurdu. Geldiğinde usulca yatağımın sol yanına oturdu. O halimde bile gülümsemeye çalışarak ona iyi görünmeye çabalıyordum. Hala doktorlar neyim olduğunu anlayamamışlardı. Fiziksel acılarıma daha fazla tanık olmasını ve üzülmesini istemiyordum. Benim o halimi görünce hiçbir şey söylemeden, söyleyemeden sol omzuma kapandı. Ağladığını sarsılmasından anladım. Sessizce sadece elimle kuzguni siyah, kıvırcık saçlarını okşayabildim…

Aradan 1 ay geçmiş ben antibiyotiklerin etkisiyle yatağımda yavaş yavaş doğrulmaya başlamıştım. Bir sabah doktor beni ayrı bir odaya alıp, hayatımda dönüm noktası yaratacak o cümleyi söyledi: “Size yaptığımız bir testin sonucu pozitif geldi: HIV!”

Bir yandan yaşadığım şoku atlatmaya ve bu durumu Mert’e nasıl söyleyeceğimi düşünüyordum. İlişkimizde hiç kondom kullanmamıştık (Ne cahilmişiz.) Onunda HIV testi yaptırması ve benden bir geçiş olup olmadığını öğrenmesi gerekiyordu.

Doğru bilgilenmem ve kendimi hazır hissetmem için kendime biraz süre tanıdım. Bu arada doktorlarıma uzun uzun konuştuk ve ben söylemek için güçlendim. Tanı aldıktan 2 hafta sonra 1 geceliğine annem eve gitmişti. Bende hemen bunu fırsat bildim ve Mert’i aradım. Mutlaka konuşmamız gerektiğini söyledim. Geldi…

Kelimeler boğazıma, nefesimi tıkayacak kadar doluyordu. Bir gayretle sözcüklerim dudaklarımdan dökülüverdi:

Sevgi : Bana yaptıkları bir test pozitif geldi. HIV…

Mert : !!!

Sevgi Yılmaz