HIV Pozitif Hayatın Günlüğü

Archive for 21 Eylül 2011

“Hiç yüzünüzü saklamak zorunda kalacağınızı düşündünüz mü?”

Türkiye Üreme Sağlığı Programı kapsamında Adıyaman Tabip Odası tarafından yürütülen Cinsel sağlık / Üreme Sağlığı  (CS/ÜS) Akran eğitimi programı kapsamında HIV ile yaşama oturumu için Adıyaman’daydım.

Ankara’ya ilk eğitici eğitimine gittiğim gruptan 4 tane zeki genç burada eğitmen olarak karşıma çıktı. Meğer onlar tutturmuşlar “Sevgi gelsin, Sevgi gelsinnn… bize anlattığı gibi bu gençlere de anlatsın, onlar da bizler gibi gaza gelerek sahaya çıksınlar” diye. Konuşmamın çok etkili olduğunu defalarca söyle/mişler/diler. Ne güzel…

Salı öğlen saatlerinde Adıyaman’a ayakbastım. Orada iki ayrı eğitimde, iki ayrı gruba oturum gerçekleştirecektim. İlk oturumumun hemen o günün akşam olduğu söylendi…

İlk grubu gözlemlemek için birkaç saatim vardı. Gençler eğitimin 4. günündeydi ve o gün çok dağılmışlardı. Oturum saatime kadar pek bir elektrik alamayacağımı düşündüm.  Yanılmışım…:)

1. Grup ile deneyimim:

Ben gittiğimde öğle yemeğindeydiler. Ben de hemen aralarına oturdum. Gittiğim gibi dikkatler üzerimde yoğunlaştı. Hemen birçoğu el uzatıp tanıştı ve nereden, ne için geldiğimi sordu: HIV/AIDS oturumunun moderatörüyüm. Zaten bir gün öncesinden İstanbul’dan HIV/AIDS temasını işlemek için ayrı bir eğitmenin geleceği söylenmiş.  Merakla bekliyorlarmış…

Bu sefer salonda masa/sandalye düzeni değil, yerlerde minderler vardı. Gençler yerlere yayılarak konuları işliyorlardı. Çok hoşuma gitti…

Benim saatim geldiğinde, grubu karşıma alarak yerde, mindere bağdaş kurarak oturdum. Önce kendimi ve Derneği ve yaptığımız faaliyetleri tanıttım. Arkadaki barkovizyona yüzlerimizin net olmadığı, üzerinde  “Hiç yüzünüzü saklamak zorunda kalacağınızı düşündünüz mü?” yazılı olan Pozitif Yaşam Derneğinin kartpostal görüntüsünü yansıttım. Sonra da, bir HIV pozitifin yaşam öyküsünün anlatıldığı Mandalina kabukları ses kaydını dinledim. (http://pozitifyasam.org/tr/pozitif-oykuler/mandalina-kabuklari.html)

Kaydı dinledikten sonra üzerine sohbet ettik. Gelen yorumlar güzeldi:

– Dinlerken gerçekten ben yaşamışım gibi hissettim

– O gezdiği yerler geldi gözümün önüne

– İlk önce çok korkup umutsuzluğa kapılıyor, ama sonra normal yaşamına devam ediyor

– O Ankara’daki arkadaşları çok etkiledi beni. Gelme demesine rağmen yine de kalkıp geliyorlar ve onu yalnız bırakmıyorlar

– Ben de burada dostluğu ve dayanışmayı gördüm

– O kendini bomba gibi hissettiği anlarda içim çok fena oldu

– Hani  “İstiklal’e dalıyoruz, size değiyoruz” diyor ya, işte orada her an her yerde karşılaşabileceğimizi, belki de karşılaşmış olduğumuzu daha iyi anladım

Sevgi:Bu öykünün sahibi benim çok yakın arkadaşım. Evet o Ankara’daki arkadaşları çok destek oldular ona. Bu arkadaşım devlet memuru olduğu için ilaca erişimde ciddi problem yaşıyor. İş sebebiyle tüm sosyal alanı çevrili olduğundan deşifre olma ihtimali çok yüksek. Ve biliyor musunuz? O Ankara’daki arkadaşları aralarında para toplayarak bu arkadaşımın bir süreliğine de olsa ilacını aldılar. Değerleri çok düşmüş ilaca başlama zamanı çoktan gelmişti.

Sonra sıra bir gün öncesinden kendilerine dağıtılmış olan (benim hastane ve tanı anı sürecimi anlattığım) metnin üzerinden konuşmaya geldi.

Çok konuşmaktan dilim kurumuş 1 bardak su istemiştim. Üzerinden 2 yudum aldığım bardağım önümde duruyordu. 3. bir şahıstan bahseder gibi karşılıklı konuşarak sohbet ettik. Yine birçok değişik yorum geldi.

– O hemşirelerin öğrendiklerinde yüzüne bile bakmamaları çok takıldı aklıma

– Yaa böyle bir hastalığı olan kişiyi nasıl olurda manzarası gasıl hane olan bir yerde yatırırlar

– Babası ondan önce öğreniyor, bu yanlış ama

– Gece ölümle boğuşurken bile annesini, onun çaresizliğini düşünüyor.

– Kızının kokusuna hasret kalıyor……

Bunlara benzer daha birçok yorum geldi. Sonnrraaa:

Sevgi  :Peki o öykü bana ait desem, o kadın benim desem…..  !!!

Daha önceki eğitimlerde de olduğu gibi yine salondan bir rüzgâr geçti, sessizlik çöktü. Minderlerine gömülmüş, iyice kaykılmış olanlar bir anda yerlerinde doğruldular. Ardından dehşet bir alkış koptu. Hepsi bir anda büyük bir coşkuyla el çırpmaya başladı. O an neler hissettiğimi anlatacak kelime bulamıyorum….

Orta sıralarda oturan bir genç ayağa fırladı ve “suyunuzdan içebilir miyim?” dedi ve önümde duran bardağı aldı, içmeye koyuldu. Tam suyu yarılıyordu ki başka bir çocuk daha kalktı ve elinden bardağı aldı, geri kalanı da o içerek bitirdi.

Hastane dönemimi anlatırken sağ tarafımda 2 kız birbirlerine sokulmuş ağlıyorlardı. Kızlardan biri daha sonra söz aldı ve:

Kız :Birçok arkadaşım şu an yurtta ve içimden keşke onlarda burada olsalardı, seni dinleyip doğrusunu öğrenebilselerdi diyorum. Kendimi onlardan daha önde ve seninle tanışabildiğim için de çok şanslı hissediyorum…. dedi.

Grubun katı görüşlü olanlarından bir genç:

Genç :Sevgi benim bu ön yargımı değiştirdiğin için sana çok teşekkür ederim.  Eğitimin ilk bölümünde “HIV ile yaşayan bir arkadaşınız olsa onunla görüşmeye devam eder misiniz?” diye sorulduğunda “Hayır asla görüşmem” demiştim. Ama sen bana bunun ne kadar yanlış olduğunu gösterdin. Kendimden utandım. Şimdi olsa ona daha ne kadar çok destek olabilirim diye düşünürüm.

Genç :Senin oturumun başladığında içimden “aman yaaa şimdi bu kadın  iki saat bize ne anlatacak?” diye düşündüm. Seni dinledikten sonra kendimden utandım. Özür dilerim. Walla şahaneydi

Başka bir genç :Kızın senin gibi bir anneye sahip olduğu için çok şanslı

Oturumun sonlarına doğru, gün boyu grubu toparlamaya uğraşan eğitmenlerden biri söz aldı:

Eğitmen :Arkadaşlar hakikatten beni çok utandırdınız . Eğitimlerde “yaa o öyle değil, bunu böyle yapın” diye diye dilimde tüy bittiydi ve ben size doğru öğretemediğimi düşünüyordum. Ama konuşmalarda çaatt çatttt en doğrularını söylediğinizde çok mutlu oldum. Valla hepinize bravo… Gurur duydum sizlerle.

Konuşmalarda gençler tam “HIV’li kiş….” diyorken, bir anda “aayy pardon, HIV pozitif kişiler” diye kendilerini düzeltiyorlardı.

Sevgi :Arkadaşlar size anlattıklarımı, ses kaydını, öykümü her yerde kullanabilirsiniz. Tek kullanmanızı istemediğim şey adım. Burada gerçek adımı söyledim size. Gerek olduğunda, söylemeniz icap ettiğinde nikimi söyleyebilirsiniz. Mahremiyetime saygı gösterirseniz çok sevinirim “ dedim.

Grup hemen o andan itibaren nikimi söylemeye başladı. Ondan sonra bir daha adımı hiç kullanmadılar. Hhııııı bir de ertesi gün başka bir grupla yapılacak oturum için dışarı bilgi sızdırmamaları tembihlendi. Ben kimdim: Eğitmen…

Akşam yemeğinden sonra odama gittiğimde saat 23:30 civarıydı. Ben yatmaya gittim ama, gençler daha sunumlarını hazırlayacaklardı. Bir çoğu sabah 04:00’e kadar çalışmış ve tekrar 06:00’ da kalkmışlar.

Adıyaman’a gidip de Nemrut Dağı’na çıkmadan gelmek olmazdı…

Ertesi sabah kahvaltıdan sonra gençler eğitim için salona, ben de Nemrut Dağı’nın yollarına koyuldum.  Adıyaman CS/ÜS Projesinde görev alan saha elemanı sevgili Mahmut ile 1,5 saat arabayla yol gittik. Ayy çocukcağız hiç off bile demeden o karda kışta, onca yolu götürdü, dağa çıkardı ve geri getirdi. (Daha sonradan öğrendim ki kaç günlerdir bu eğitim yüzünden de çok geç yatıyormuş ve uykusuzmuş)  Kahta’dan ve bir çok köyden geçtik. Tepede kar olduğu için bir noktadan sonra araba çıkamadı. Arkamızdan gelen bir minibüste de bir çift turist vardı. Yolun birazını da onların aracıyla çıktık ama sonra geri kalanını yürümek zorunda kaldık. Ve 2 km tabanvayla rampa yukarı yürü, yürü, yürü. İlk yarım saatte fazla oksijenden benim ciğerler şişti. Tıkandım, nefes nefese kaldım. Aayy o an; hastanedeyken nasıl nefes alamama krizlerine girdiğim geldi aklıma. Bir yudum nefese hasrettim! Oysa şimdi gönlümce gezebiliyordum…

Dağda daha çok saf oksijen olduğu ve bende buna alışık olmadığım için şiştim tabii. Dilim bir karış dışarıda yürüdüm. Şaftım kaydı…

Hele tam zirveye çıkarken Kelime-i Şahadet getirdim de yürüdüm. Bir yanım uçurumdu ve ayaklarım kayıyordu. Düşmemek için ellerimi karlara saplayıp tutundum. Eeehh bu seferde ellerim dondu. Ama olsun oraya kadar gitmişim, ölmek vardı, dönmek yoktu…

Bizim turistler meğer Almanmış.

Bir de orada onlara rehberlik yaptım. Nemrut’un öyküsünü Mahmut bana anlatıyor, bende onlara. Bu aralar pek bir Almanca konuşur oldum. Baksanıza Allah’ın dağında bile konuşacak ortam oldu. Ayy dağ dedim de: Nemrut efendi o heykelleri binlerce insanın ölmesine sebep olan 50 km yoldan yuları taşıtmış. Öhhhhh bu ne zulüm. Neyse konuya dönelim. Nemrut’u merak edenler internetten açıp okusunlar. (Heykeller çok güzeldi, Temmuzda da gidip gün doğumunu izlemeyi kafama koymuştum. Bu hayalimi de 1,5 yıl sonra gerçekleştirdim :))

2. grup ile deneyimim bir sonraki yazıda

Sevgi Yılmaz