HIV Pozitif Hayatın Günlüğü

Archive for Haziran, 2011

Spor salonundan manzaralar

Ben spor yaparken çok eğleniyorum. Yeni bir sürü kişi başladı bu aralar. Eski daimi gelenlerin vücutları yerinde, şişme erkek gibi duruyor birçoğu. Hepsi de kendinden pek bir emin yürüyor salonda. Ama ya yeni gelenler. Kassız cılız kollarında azıcık pazı olsun diye nasıl da hevesle yapıyorlar hareketleri. Birkaç kez dambıl kaldırdıktan sonra hemen aynada pazılarına bakıyorlar, çıkmış mı kasları diye. Sanki hooop, hemen kas olacak. Nasıl zorlanıyorlar o ağırlıkları kaldırırken. Yazık onlara …

En çok yeni gelen iki tipi inceledim dün. Birincisi pek kısa boylu, aynı Cem Yılmaz’ın Gora filmindeki tipleme gibi. Saçları en sağdan ayrılmış ve iyice alnının üstüne kadar yapıştırılmış. Favoriler de uzun. Model tabiri caizse tam inek yalamış gibi. İşin en komik kısmı o saçlara birde taç takmış. Ama bizim kadınların taktığı gibi başının üstüne doğru değil. O alnına yapıştırdığı saçlarının tam üstüne kondurmuş kraliyet tacını. Havaii tatilindeymiş gibi bir de çiçekli şortu var. Pek de yakışmış hani… Pıntırık pıntırık yürüyor sağa sola.

İkinci tipin de yüzüne değil hep ayaklarına baktım! Spor yaparken Ninja ayakkabısı giymiş. Altı incecik lastik, siyah bütün bir çorap gibi duruyor ama başparmağının arasında ayırım var. Parmak arası çorap gibi bir şey. Adamın ayakları çok ilginç duruyordu. Keçi ayağı gibi, toynaklı. Adamın yüzüne bakmayın, sanki bir keçi spor yapıyor.

Neyse sonra bir ara kendimi incelemeye başladım (her zaman yaptığım gibi) lat put öne çekiş yapıyorum (yaa böyle ağırlıklar var, onları elle tutma yerinden kavrayıp tüm gücünüzle aşağı çekiyorsunuz işte) benim tırnaklar hafif uzun, kırmızı ojeli. Böyle güç gerektiren aletlerin üzerin de ellerim pek bir narin duruyorlar. 5’er kiloluk dambıllarla çalışırken de komik duruyor. Küçücük kadın elinde koca ağırlıklar. Ne tezatlık…

Salonda da biri beni izleyip böyle yazsa keşke. Kim bilir benim ne hallerim vardır. Gerçi aynalardan sürekli saçım başım yerinde mi, rimelim akmış mı, rujum duruyor mu diye kontrol ediyorum. Eee, spor yapmak bakım işi ne de olsa.

Aaa, spor yaparken de çok konuşturuyorlar beni. İlk günler ne güzel ciddi ciddi kimseyle muhatap olmadan yapıyordum sporumu. Dört aydır daimi gelenlerle ister istemez bir konu oluyor konuşuyoruz. Bir abla var, hayatını, akşama ne pişirdiğine kadar biliyorum artık. Geçenlerde gençlik resimlerini getirmiş bana, yarım saat onlara baktık. Zaman zaman Fransa’ya gidip gelen bir sinema tarihi hocası var, o da bana Paris’i, ya da fıkra anlatıyor. İşte böyle gelip beni konuşturuyorlar sonra da hoca tepeme dikilip “çenen değil, kasların işlesin” diyor.

Dün arkadaşımın bana yedirdiği lokma tatlıları yüzünden ekstra spor yapmak zorunda kaldım. Salona benden sonra gelenler benden önce çıktılar. Aman neyse, o kadar da olur. Lokma tatlısı da pek bir nefisti.

Bir gün gelin siz de izleyin. Pek keyifli oluyor gerçekten…

Sevgi Yılmaz

Spora devam

Spor salonunda bir eğleniyorum ki sormayın!

Salonun her yanı aynalarla kaplı. Spor yapan insanları buralardan kesiyorum gizli gizli. Etrafıyla ilgilenmiyormuş gibi görünen kadınlar arasında, parmak uçlarında telaşlı telaşlı yürüyeni, oflaya puflaya dambıl kaldırmaya çalışanı, sayıları tek tek sayacağı yerde kestirmeden gidip çift çift sayanı var. Dilleri bir karış dışarıda olanları, upppp uzunnn saçlarını o kadar terine rağmen savurta savurta koşu bandında koşanı var… Valla baktıkça bana sıkıntı basıyor.

Hele erkekler tam bir sirk. Üçgen vücutlarıyla Herkül endamıyla yürüyenleri mi istersiniz, başında bandana ile Banderas tiplerinde olanı mı, punk gurubu üyesi gibi deri eldivenlerle çalışanlarını mı istersiniz… Hepsi var…

En komiği de yatıp ağırlık kaldırırkenki halleri. Düz banka yatıp alıyorlar halterleri, hoca da başlarında tutarak yardım ediyor ve bir yandan da bağırıyor: “BAAASSSS BAASSS BAAAAASSS”(yani ağırlığı kaldırması için gaz veriyor güya…)

Tam o anda benim içimden de “bass basss paraları layylaayyaa bi dahaaaa mıı gelcezzz dünyaaa yaa” diye şarkı tutturasım geliyor.

Adamların yüz ifadelerini bir göreceksiniz, sanki bir kilo limonu aynı anda ağızlarına sıkmışsınız gibi oluyorlar, ekşitilmiş yüzleriyle ağırlık kaldırıyorlar. Hele hele iyice abartmış olanlar artık o ağırlıkları kaldırırken iyice kabız olmuş durumdalar. Ikına sıkına spor yapıyorlar… Zorlanmadan dolayı IIHHHH IIIIIIIHHhhhhh!!!! diye garip garip sesler de çıkarıyorlar. Ama o sesler nerelerden çıkıyor, bir onu kestiremiyorum işte.

Ama yirmili yaşlarında bir çocuk var çok kıskanıyorum. Bir çıkıyor koşu bandına, tutabilene aşk olsun! Yüz kilo neft yağı mı sürmüş ne? Fişek gibi… Sırf hasetliğimden bir gün çelme takacağım ona, o koşu bandının bandı ile bir olsun, dönsün dursun.

Geçen hafta yerde yatmış karın hareketlerini yapıyorum (ki bu çok zor bi hareket, insanı oldukça zorluyor; artık var ya, nefesinizi nerenizden aldığınızı şaşırıyorsunuz.) Bir baktım tepemde biri bitti, “- kolay gelsiiiinnn, aa bakın bu hareketin bir de şöylesi var” deyip az ötemde yatıp hareketi göstermeye başladı. “Tamam, teşekkür ederim”dedim, devam ettim.

Daha sonra “bench mac” ve “lat put” (bunlar da kolları çalıştırdığınız ağırlıklı aletler) yaparken, “-kollarınızı dik tutun, nefesinizi söyle böyle ayarlayın”falan, bana direktifler veriyor. Sinir oldum… Sonra baktım herkese salça oluyor.  Gittim salon sahibine kim olduğunu sordum. Meğer yeni işe giren spor hocasıymış. Onun için böyle ahkâm kesme ve çokbilmişlik taslıyormuş. Çocuk işini yapıyor anlayacağınız, ben biraz geç anladım o başka. Ama hareketleri yaparken doğru yönlendirilmek çok önemli. Yoksa kendinizi boşa yormaktan başka bir işe yaramıyor…

Bu yeni hoca da arada bir hava atıyor ki sormayın. Aralarda stepbölümündeki aynaların karşısına geçip kendini ve kaslarını seyrederek Matrix gibi dönme hareketleri yapıyor. Neo mudur nedir?  Diyorum ya tam sirk bizim orası.

Ben mi nasıl görünüyorum salonda? Hiç sormayın…

Eminim tam komedi filmi karesi gibiyim. ‘Makas’ hareketini yaparken de korku filmi aktristi gibiyim. O hareketi yaparken yü –

zümü dehşet ifadesi kaplıyor… Gerçi, özellikle de bu son günlerde, hepten Zeyna gibi hissediyorum kendimi ya neyse.

Bir gün, hangi hareketti hatırlamıyorum, gözlerimi kapatmış, kaşlarımı çatmış, fısıltı halinde setleri sayıyorum. Artık hareketin devamını yapmaktan baygınlık geçirmek üzereyim ama acayip yoğunlaşmışım. Setin bitmesine 10 sayı kala gözlerimi bir araladım, salon sahibi hoca tam karşımda,  hafif başını eğmiş şaşkın şaşkın bana bakıyor:“-Spor mu yapıyorsun, işkence mi çekiyorsun belli değil, senin gibisini de ilk kez görüyorum burada”dedi. O an kendime dışarıdan bir gözle baktım, gerçekten çok çok komik görünüyordum…

Bir gün de tam bisiklete bindim, elimde cep telefonum, Elif’e (canım arkadaşım) mesaj yazacağım, bir baktım ta kendisi tam karşımda, amma sevinmiştim. Yanındaki vatandaş (erkek arkadaşı yani) benim nasıl ciddi ciddi bisikleti çevirdiğimin çok taklidini yapmıştı. “Sanki dünyanın en ciddi işini yapıyor gibiydin”diyor.

Ben de bu sirkin içinde bir tipim işte…

Sizin gittiğiniz salonda da böyle manzaralar var mı? Öyle spor salonlarını bilenleriniz anlattıklarımı hayallerinde daha rahat canlandırabilir…

Sevgi Yılmaz

Spora başlama zamanı…

Oyy anam oyyyyy!!!

Bu hafta spora (fitness) başladım. İlk gün süper iyiydi. Tutmayın beni durumundaydım. Koşu bandında sanki mutluluğa doğru Hülya Koçyiğit gibi koşuyordum. Ertesi gün de hiçbir şeyim yok; gayet iyi, enerjiktim. Çarşamba spor iyi gitti yine. Ama bu sefer biraz daha acımasızlardı. Kadın hoca dikildi başıma, gitmez. Benimle birlikte tüm setleri saydı. Hiç birinde de kaytaramadım. Bir o alete gidiyorum, bir “dumbbell curl”  (ağırlık yani) hareketlerini yapıyorum… Bu arada ben bile daha yaptığım hareketlerin isimlerini öğrenemedim, hoca şimdi bilmem ne yapacağız diyor ben de anlamadan peşinden gidiyorum.

Bu arada salon bir sürü Herkül ile dolu. Tabi kadınlar da var, sadece Herkül dediğim için yanlış anlaşılmasın. Bir insan o kasları nasıl o kadar şişirip büyütebilir ki? Hele bir tanesi halter kaldırıyordu, şok oldum. İnsana bir çaksa o, soluğu sanırım ayda alır. Öyle bir izlenim veriyor. Benim de amacım salonun Zeyna’sı olmak.

Her yerim çok fena ağrıyor. Makas diye bir hareket var, aman aman! Mahvetti beni. İnanın 2 gündür yürürken bacaklarım boşa gidiyor. Hele bir de otobüse binip inerken görün beni. Seksenlik nineler gibiyim, tutuna tutuna çıkıyorum.

Akşama gene spor var. Azmettim ve bırakmayacağım. Zaten birkaç kereden sonra vücut alışıyor, biliyorum. Daha önce üç yıl yapmıştım çünkü… Hafta sonu bakalım nasıl olacağım.

Yampiri yampiri yürürüm artık…

Sevgi Yılmaz

Torpil

HIV durumumdan ötürü hep hayatımda bir şeylerin eksik olacağını hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağımı düşünürdüm. Haklıydım da düşünmekte… Çünkü yaşam adına yapmak istediğim çok şey vardı ve bunları yapmak için çaba sarf ediyordum çabalıyordum, sırf HIV pozitif olduğum için bu arzularımın gerçekleşemeyecek olma ihtimali bile moral bozmaya yetiyordu.Ama zaman geçtikçe HIV statümle barışık hale geldim sanırım ve kabullendim. Zaten kabullendikten sonra olayın %90 ı hallolmuş oluyor.

Ne okulumu bitirmeme ne istediğim işe girmeme nede istediğimiz kişiye ilan-ı aşk etmemi engelledi HIV pozitifliğim. Sen durumunu kabul edince başka insanlarda kabul ettirmen kolaylaşıyor zaten. Gerçekten de eskide kalmış o ölümcül durumlar, hastalık halleri vs… Şimdi tanıştığım HIV pozitif kişilerin hayatlarını kendi hayatımı düşünüyorum da harbiden korkmak anlamsız geliyor.

Eskiden en ufak bir ağrımda hafif ateşim çıksa soluğu acil serviste alıyordum ve bazen de doktorlara HIV pozitifim o yüzden olabilir mi diye sormuşluğum vardır. En son 3 ay evvel yine ateş ve boğaz ağrısı sebebiyle hastaneye gittim ve acil servisteki doktora kan ve idrar tahlili ile  akciğer filmi çektirmek istediğimi söyledim.

Neden der gibi baktıktan sonrada, önce 2 yıl önce zatürree geçirdiğimi sonrada immün yetmezliği hastalığım olduğunu söyledim. Doktor da bana “endişelenme HIV pozitif olmakla zırt pırt ateş çıkmaz, bademcik şişmez” dedi ve başıma gelen her şeyi HIV pozitifliğe bağlamamam hususunda da kısa konuşma yaptı. “İçin rahatlasın madem” dedi ve bütün testleri yaptırmam için işaretledi ve çıkar çıkmaz sıra bekleme yanıma gel dedi ve “sorarlarsa da yeğeniyim” dersin dedi…

Allaaahh dedim 🙂 Hemen bütün testleri yaptırdım akciğer filmini aldım ve doktor hanımın yeğeniyim deyip girdim içeri.Baktı ve ben sana demiştim yok bir şeyin işte dedi.Sonrada bana pozitif yaşamdan bahsetti bende zaten orayı çok iyi bildiğimi söyledim.

Doktorumdan tedavi sürecimden ve hastalık hakkında güzel bir sohbet ettik. Giderken de ne zaman istersen ne zaman kendini kötü hissedersen mutlaka gel yanıma dedi. Mailini ve telefonunu verdi.

Şimdi İzmir’deki kendi doktorum dışında yakınımda çok iyi bir doktor tanımış oldum.

HIV pozitifliğini kullanıp sıra beklemeyen torpilli Deniz 🙂

Deniz Türk

HııııV ne anne?

Yeni taburcu olduğum günlerde, evde sürekli internet başındaydım. HIV ile yaşayan kişilerin yazıştıkları gruba üye olmuş, hem onların deneyimlerini okuyor, hem de bolca kendimden bahsediyordum.

Grubun ana giriş sayfasında kocaman “HIV Pozitif Türkiye” yazıyordu. Bu siteye giriş yaparken kızımın pek yanımda olmamasına gayret ediyordum. Yazılanları okur, anlam veremez, kafası karışır diye endişe ediyordum. Zaten hala benim hastanede o kadar uzun süre yatmış olmamdan dolayı korkuları vardı.

Bir gün yine grubun ana sayfasını açmış şifremi yazıyordum ki ensemden meraklı bir ses yükseldi “Annneee HııııV ne demek?”

Bir an neye uğradığım şaşırdım. Hani bu kız ön salonda candan bakıyordu. Ne ara geldi de okudu hemen…

O an nasıl ve nereden aklıma geldiyse bir anda Halkla İlişkiler Vakfı’nın kısaltması kızım. İş yaşamı ile ilgili makaleler okuyorum buradan” deyiverdim 🙂

O gün yaratıcılığıma ben bile şaşırdım.

Bu olaydan tam 4,5 yıl sonra kızıma HIV pozitif olduğumu söyleyebildim. Büyümesini ve doğru zamanı bekledim. Ona bunu söylemek hiç kolay olmadı. Yüzündeki ifade dün gibi aklımda…

Tehlike olarak düşündüğümüz şeyler bazen fırsattır. Şimdi kızımda tıpkı annesi gibi bu konuda bir savunucu oldu.

Sevgi Yılmaz

HIV ve AIDS alanında çalışmak beni daha da güçlü kılıyor…

Ayrıldığım firmanın paralı patronu M. Bey aynı zamanda müteahhit ve başka yerlerde de emlak işi yapıyordu. Birden fazla şirketi vardı. Birlikte çalıştığımız dönemde M. Bey ile bilgi işlemci arkadaşım ET ile tanıştırmıştım. İkisi birlikte o dönem şirket için ürün satışıyla ilgili bir yazılım yazmaya ve bir sistem kurmaya başlamışlardı. ET, M. Bey ile çok iyi anlaşırdı.

Neyse gelelim konuya… ET’ye “dostum yaa ben burada çok sıkıldım artık, şu şirketin haline bak yaaa, sen sistem kuruyorsun ama bunu kullanacak insan kalmadı burada. Aşağıdan yukarı senle ikimiz yazışırız artık. Burası iyice amatörce davranıyor ve ben bu amatör yapının içerisinde bulunmak istemiyorum. Başka bir iş teklifi var, sanırım ben onu değerlendireceğim” demiştim. O da bana 3. seçeneği anlattı…

M.Bey ile ET başka bir iş yapmayı düşünmüyorlardı. M.Bey’de beni bırakmayacakmış. “İşi yoluna koyana kadar isterse Sevgi Hanım evinde otursun, ister çalışsın, gene maaşını alır benden” demiş. O an beni gülme aldı. “Tamam o zaman ben M. Bey ile çalışırım, ama FK’dan daha fazla ödemesi gerekir” dedim…

M.Bey güvendiği bir elemanı asla bırakmaz ve kaçırmaz, öyle bir yapısı vardı. Benim de o organizasyon şirketinden ne kadar güvenilir ve ağzımın sıkı olduğunu bilirdi. Güvene ve iş sadakatine çok önem verirler…

Oturduğum yerden piyasa arttırıyordum…

3 ay kadar evde oturup euro olarak maaşım hesabıma yatırdı. Ancak bu sürede daha başka bir gelişme oldu ve merkezi Ankara’da bulunan Birleşmiş Milletlerden HIV/AIDS Ortak Programı (UNAIDS)’ten yeni kurulan Pozitif Yaşam Derneği’nin tanıtımı, iletişimi için teklif aldım. Burada başladıktan sonra birçok eğitimden geçerek Derneğin kuruluş aşamasından bu güne kadar pek çok bölümünde görev aldım.

HIV ve AIDS alanında çalışmak beni daha da güçlü kılıyor…

UNAIDS ile çalışmaya başladıktan 3 ay sonra M. Bey bana haber göndererek çağırmıştı. Yaptığım işi anlatarak “Ben bu sosyal alanda kendimi geliştirmek istiyorum. Tam da insan hayatına dokunan bir iş. Müsaadeniz olursa ben bu işte kalmak istiyorum demiş ve aldığım maaşları bir zarfa koyarak iade etmiştim.

Sevgi Yılmaz

Pozitif "Aşk"

Yatmadan önce yatağımda müzik dinlemeyi liseden beri sevmişimdir. Gecenin hüznünü dağıtmak için hareketli şarkılar ya da özlediğim kişileri hatırlamak için birazda olsa efkarlı moda girmek için duygusal şarkılar dinlerim. İster istemez dinlediğim şarkı ruh halimi değiştiriverir. Kokularda böyledir bende…

Sevdiğim birinin parfümünü ya da evinin kokusunu kokladığım zaman o kişi tüm ayrıntılarıyla aklıma gelir…

Şimdi yaz geldi havada dondurma ve deniz kokusu var. Hüzünlü olmanın sırası değil deyip erteliyorum hep duygusal şarkılar dinlemeyi…

Bazen ofiste çalışırken bakıyorum camdan İstanbul’a.

Ne ulvi bir şehirdir bu İstanbul?

New York’ta bile özlenen şehir…

İzmir’e ya da Adana’ya gittiğimde bile 2–3 gün sonra gözüm bu şehrin izlerini arıyor.

İlk yurtdışı deneyimim Amerika’ya olmuştu. Daha Gitmeden ordayken Türkiye’yi, İstanbul’u özleyeceğimi düşünüp efkârlanırdım…

Nitekim öylede oldu. Belki ilk yurtdışı deneyimim olduğundan belki çok uzak bir ülke olduğundan belki de duygusal olmayı sevdiğimden olur olmadık şeylere içlenir ağlardım. Lahmacuna bile…

Daha sonra Portekiz ve ikinci kez Amerika ve diğer Avrupa ülkeleri derken idmanlı oldum gurbete ve hasrete ama lahmacuna hala dayanamıyorum. Tanıyı aldıktan sonra zor günleri atlattım ve sağlığıma kavuşmaya başladığım dönemlerde artık abur cubur yok tamimiyle sağlıklı besleneceğim kilomu koruyacağım demiştim. Kendimi öyle bir şartlamıştım ki bazı konularda yapmayınca moralim bozuluyordu. Mesela günde 10 bardak yerine 8 bardak içmişsem kalan 2 bardağı içmemiş olmanın pişmanlığını yaşıyordum.

Spor yapmak için çırpınıyordum, ketçaptan mayonezden hamburgerden köfteden uzaklaşmıştım tabii ki lahmacundan da… Bir süre böyle devam ettim istemeyerekte olsa bir şekilde yapabiliyordum bu beslenme düzenini. Ama bunları yapıyor olmamın sebebi sağlıklı yaşamak vs değildi tamimiyle ölüm korkusuydu sanırım. HIV pozitifim artık hamburger yok hastalanmak yok terlemek yok koşmak yok moduna girmiştim ki buda beni ziyadesiyle rahatsız ediyordu. Sanki HIV pozitif olunca pamuklarda yaşamak gerekiyormuş gibi her şeyden nem kapıyordum. Sonra doktorumla konuştum ve araştırdım epey zamanla orta yolu bulmuş oldum.

Şimdi sporumu da yapıyorum ama lahmacunumdan ve künefemden de geri kalmıyorum. Çünkü sakınan göze çöp batarmış dedikleri biraz doğru sanırım. Ben yok bu sağlıksız yok bu kalorili, yok şu yağlı yok bu şöyle yok bu böyle derken tamimiyle ruhsuz bir beslenme şekline bürünmek üzereydim.

Çevremdekiler bilirler yemeye içmeye olan su götürmez hassasiyetimi. Ben ki, işyerimdekileri ayartıp Antep’e lahmacun ve kebap yemek için uçak bileti aldırmış adamım…

Gidemedik o başka, çünkü bileti aldıktan 5 dakika sonra “Aaaaa bizim o tarihte açık öğretim sınavımız var” diyen 3-4 çığlık duydum ve hemen arayıp iptal ettirdik biletleri.

Ama acısını geçen hafta Adana’da fazlasıyla çıkardım…

Şimdi vermem gereken 3–5 fazla kilomdan başka bir sağlık sorunumun olmaması da beni ziyadesiyle mutlu ediyor.

Hafta içi diyet yapıp, hafta sonu dur durak bilmeden yiyen HIV pozitif  Deniz…

Deniz Türk