HIV Pozitif Hayatın Günlüğü

Archive for Eylül, 2011

Bir blog hayatı değiştirebilir mi?

Bu soruya kısaca cevap vermek istiyorum: evet, değiştirebilir. Peki, nasıl mı? Birçok iyi kalp bir araya gelerek hayatı değiştirebilir. Aşağıda detaylarını bulacağını kampanya tam olarak işte bunu hedefliyor…

Bugün bloğunuzda, hayatınızda HIV/AIDS ile yaşayan insanlara yer açar mısınız?

Sevgiler,

Okan Aksu

Türkiye’nin En Çok Okunan Sosyal Medya Yazarları İyi Kalpli Bir Proje İçin Bir Arada

Sosyal Medya Önyargıya Karşı

“SorumluBlog: Bize İyi Kalbin Gerek” Fotoğraf Sergisi M.A.C Kozmetik Ana Sponsorluğunda, Pozitif Yaşam Derneği’nin desteği ile 1-15 Ekim 2011 Tarihleri Arasında Taksim Metro İstasyonu yürüyen bantlar katında…

Arama motorlarından hayatımıza giren Sosyal Medya kahramanları bu kez çok farklı bir projeyle karşımıza çıkıyor.

Gardrobunuzu açıyorsunuz giyecek hiçbir şeyiniz yok! Sevgiliniz sizinle pek ilgilenmiyor, belki de hak ettiğiniz maaşı almıyorsunuz diye hayıflanıyorsunuz… Canınız sıkılıyor, internete dalıp can sıkıntınızı giderecek bir şeyler arıyorsunuz. Sonra bir kadın görüyorsunuz, küçük bir bütçeyle nasıl iyi giyineceğinizin ipuçlarını veriyor. Başka bir tıklama sizi sevgilisinden ayrılan bir adamın sivri dilli dünyasına götürüyor, bir başka tık ben de sizin gibi işimden nefret ediyorum diyor Arama motorlarından oturma odamıza giren bu insanlar hayatlarını bloglarına dökerek yaşıyor… Hepsi farklı karakterlere, farklı dünyalara, farklı bakış açılarına sahip…  Tek ortak noktaları bitmek tükenmek bilmeyen paylaşma aşkları…

Her gün ne giydiklerini, nerelere gittiklerini, ne yediklerini, ne hissettiklerini anlatan Türkiye’nin “En çok takip edilen sosyal medya yazarları” bu kez “İyi Kalpli” bir proje için bir araya geliyor. Blog yazarları Miray Uçar ve Styleboom önderliğinde kurulan “SorumluBlog” Sosyal Medya’nın Sosyal Sorumluluğunun bilincinde olduğu mesajını veriyor.

Proje Hakkında:

“Bize İyi Kalbin Gerek” fotoğraf sergisi profesyonel Blog yazarları Miray Uçar ve Styleboom tarafından “SorumluBlog” Sosyal Sorumluluk Projesi kapsamında HIV/AIDS’e dikkat çekmek amacıyla oluşturuldu. Fotoğraf Sanatçısı Dilan Bozyel tarafından görüntülenen 20 Sosyal Medya yazarı projeye katkıda bulundu.  Hepsi birbirinden farklı 20 karakter tek bir amaç için kamera karşısına geçti. Kimi bebek sahibi olacak bir HIV pozitifi temsil etti kimi de,  HIV ile yaşayanların evlenebileceğini vurgulamak için üzerine gelinliğini geçirdi. Bu karelerin hepsi ayrımcılığa yer olmayan tek bir piknik örtüsünün üzerinde gerçekleşti.  Pucca sevgilisini streç film olmadan öpemiyor, Moda Cadısı elinde çamaşır suyu, yüzünde maske HIV ile yaşayanları tedavi etmeye çalışıyor, Cindrella HIV pozitif olduğu için toplum tarafından dışlanıyor…  Projede yer alan herkesin vücudu HIV/AIDS’in simgesi olan kırmızı kurdelelerle süslendi.  Makyaj ve Body Paint projenin ana sponsoru olan M.A.C kozmetik tarafından gerçekleştirildi.

Moda dünyasının backstage otoritesi M.A.C Kozmetik M.A.C AIDS Fonu faaliyetleri çerçevesinde projenin ana sponsoru olurken HIV ve AIDS ile yaşayan kişilere destek vermek adına Türkiye’de faaliyet gösteren Pozitif Yaşam Derneği projeyi destekliyor.

Detaylı Bilgi için: www.sorumlublog.com

Facebook       :  facebook.com/sorumlublog

Twitter           :  twitter.com/sorumlublog

Önemli Not: “Sosyal Ağ sayfalarımız 29 Eylül itibariyle aktif olacaktır”

Projeye Katılan Sosyal Medya Kimlikleri

Pucca, Ceri Levis , Onur Yuksel, Koray Caner, Serapla Moda, Zet Fashion, Cindrella Under The Umbrella, Moda Cadısı,  Modenise,  Atgotten, Kim Lan Bu Hayatimin Erkegi, Pipi Disko, French Oje,  Twitdayı ,Can Direkli,  Alışveriş Cini, Fashion By Siu, Bilun Şen,  Stilize, Styleboom, Miray Uçar

M.A.C Kozmetik Destekliyor!

1994 yılından beri var olduğu tüm ülkelerde HIV/AIDS ile yaşayan insanlara sağlık, finansal, hukuksal ve sosyal anlamda destek olmak adına birçok farklı projeler hayata geçiren M.A.C AIDS Fonu M.A.C Kozmetik’in kalbi ve ruhudur.

Bu kampanyaya gelir oluşturmak adına Viva Glam ruj serisini yaratan marka dönemsel olarak tüm dünyayı yetenekleri, başarıları ve ihtişamları ile kendilerine hayran bırakan kampanya elçileri ile çalışmaktadır. Geçtiğimiz dönemler Christina Aguilera, Fergie, Pamela Anderson gibi yıldızlarla çalışan M.A.C 2010 Mart ayından beri son dönemin fenomen ismi Lady Gaga ve 80’li yılların sıradışı ikonu Cyndi Lauper ile “From Our Lips” Kampanyası aracılığıyla tüm dünyada genç kızları ve kadınları AIDS konusunda bilinçlendirmek için çalışıyor. Çıktığı ilk hafta tüm dünyada yok satan Viva Glam Gaga ve Viva Glam Cyndi rujlarından elde edilen bağış miktarının eklenmesi ile M.A.C AIDS Fonu bugüne kadar 182 Milyon USD değerinde bağış toplamıştır. Turkiye’de Viva Glam satışlarından elde edilen tüm gelir Pozitif Yaşam Derneğine aktarılmaktadır.

M.A.C Türkiye Marka Müdürü Berrin Beksaç projeyle igili desteklerini ““SorumluBlog: Bize İyi Kalbin Gerek” Projesi M.A.C Markası’nın “All Ages, All Races, All Sexes” sloganı ile çok uyuşuyor. Markamız ülkemizde kuruluşundan itibaren büyük bir özveri ile ön yargıların yıkılarak HIV/AIDS ile yaşayan insanların daha kolay yardıma ulaşmalarını sağlamak ve hayat kaliltelerini arttırabilmek adına üretilen projelere destek vermektedir. Sorumlu Blog projesinin yarattığı farkındalık ile verilen savaşa büyük bir destek olacağına inanıyoruz” sözleri ile aktarıyor. Daha fazla bilgi için: www.maccosmetics.com; www.macaidsfund.org

Pozitif Yaşam Derneği Destekliyor!

Pozitif Yaşam Derneği, kurulduğu 2005 yılından bu yana HIV/AIDS ile yaşayan kişilerin ve yakınlarının fiziksel, ruhsal ve sosyal açıdan güçlenmelerini sağlamak, yaşadıkları hak ihlallerinde savunuculuk görevlerini yerine getirmek, HIV/AIDS konusunda toplumu bilinçlendirerek gereken önleme ve bilinçlendirme çalışmaları yapmaktadır. Bugüne kadar yaklaşık 1000’in üzerinde HIV pozitif kişiye ve yakınına ücretsiz destek hizmeti sağlamıştır. Dernek hakkında daha fazla bilgiye www.pozitifyasam.org web adresinden ulaşılmaktadır.

Reklamlar

Bir HIV pozitifi hastanede ziyaret…

Önemli olan hayatı paylaşmak değil mi?

Bugün öğlene doğru takip olduğum hastaneye rutin testlerimi yaptırmak için  gittim.  Gittiğimde de enfeksiyon bölüm başkanını bir ziyaret edip hal hatır sorayım dedim. Epeyce konuştuk. Destek Merkezi yeni yeni kurulmakta olduğu için (yıl 2006) bana işlerinin nasıl gittiğini, ne aşamada olduğumuzu ilgiyle sordu. Ben de merkez için başvurduğumuz fonun kabul edildiğini artık harekete geçtiğimizi, çok güzel oluşumlar içinde bulunduğumuzu, kurulacak olan akran dayanışma hattını anlattım. “A aaaaa çok güzel, çok güzel… bunlardan haberim yoktu…! “ dedi. Gelişmelere çok memnun oldu…

Sonra serviste yatan bir HIV pozitif olup olmadığını sordum !!!  Duraksadı… Bende “hastanede yatan, tanısı konmuş bir hasta kendini çok yalnız hisseder ve kendinin tek olduğunu düşünür. Benim gibi sağlıklı bir başka HIV ile yaşayan birini görmesi ona çok iyi gelecektir. Kendisinin de böyle iyileşeceğini düşünür, görür. Onu benden iyi anlayamazsınız. İsterseniz, önce kendisine benimle tanışıp tanışmak isteyip istemediğini bir sorun” dedim. Doktorum hemen “ben bir sorayım” dedi ve odadan çıktı. Benimle tanışmak istermiş… Çok sevindim…

Bir kadına yardım etmek

Küçücük ve aydınlık odasına girdiğimde yatağının üstünde oturuyordu. Elinin üstüne takılı olan seruma takılmamak için dikkat ederek ona uzandım ve yanaklarından öptüm. Bir an içimden “geçmiş olsun” demek geldi ama demedim. Çünkü biz HIV pozitifler için söylenebilecek en anlamsız cümlenin bu olduğuna inandığımdan olsa gerek. Söze gülümseyerek bir “Merhaba …” ile başladım.  1,5 yıl önce bana da tanının bu hastanede konulduğundan, ilaçlarımı düzenli kullandığımdan son derece sağlıklı olduğumdan, bu servisin doktorlarının çok iyi olduklarını ve kendisinin emin ellerde bulunduğundan bahsettim.

Şu an yaşadığı dönemin ve hissettiklerinin çok doğal olduğunu, çok kısa bir süre sonra ilk günlerdeki gibi düşünmeyeceğini söyledim.

Hepimiz aynı yoldan geçtik…

Epeyce konuştuktan sonra (bu arada psikolojik durumunu az çok tahmin ediyordum) bazı yerlerde de “sen şimdi ……. Şu şu şuuu konuda böyle hissediyor olmalısın…” diyorum, beynindeki düşüncelerin başkası tarafından seslendirilmesine hayret ederek  “ evet evetttt…” diyordu. Ben de gülümseyerek ve yumuşak bir ses tonuyla “Biliyorum… çünkü bende öyle hissetmiştim… Şu an senin neler düşündüğünü ve içinde neler yaşadığını öyle iyi biliyorum ki… Ama inan bana her şey çok daha iyi olacak ve sen çok kısa bir süre sonra tekrar sosyal yaşantına geri döneceksin. Ben çok daha kötü durumdaydım. 2 ay bakıma muhtaç kaldım ve tanı aldığımda AIDS tablosundaydım. Tedavime başlayarak birkaç ay içinde eski günlerime geri döndüm. Bunun için kendine güvenmen, inanman ve ilaçlarını düzenli alman çok önemli… Görüyorum ki karşımda çok güçlü biri var. Bunu atlatman senin için çok güç olmayacaktır…” dedim.

35 yaşında… Kadın… Ama adını bilmiyorum, sormadım. Gerçi bilseydim de size söylemezdim…

Kendisi ne sebeple hastaneye gitmiş biliyor musunuz? Saçları için…

Gülerek “aaayy düşünebiliyor musun? Saçlarım çok dökülüyor diye hastaneye gittim HIV çıktı, şaka gibi dimi?” dedi…

Doktorlar da önce kanserden şüphelenmişler, sonraki tetkiklerde tanısı konmuş. Hastaneye yatalı 1 hafta olmuş. Testinin pozitif çıktığına iyice emin olmak için farklı farklı birçok hastanede tekrar tekrar test yaptırmış. Sonunda da buraya yatışı yapılmış. Henüz ilaç tedavisine başlanmamış. Viral yükünü, CD4 sayılarını hiçbir şeyi bilmiyor… Sanırım testlerinin sonuçları henüz çıkmamış.

Konuşmamız esnasında ilaç tedavi şekli ve olabilecek yan etkiler konularına hiç girmedim. Bu doktorların işi… Sanırım ben ilaçları tolere edemediğim zamanlarımı, nasıl aylarca bulantı çekip kustuğumu anlatsaydım kadıncağız şakkadanak bayılırdı. Belki onda böyle şeyler olmayacak ne diye kafasına sokup karıştırayım, dimi ama…?

Ben gerçekten sağlıklıyım…

Canım yaaa… Arada gözleri doluyor, söyleyeceklerini unutuyor. Hani ileri evre aşamasında unutkanlık olur ya. Kendisi bu durumu kendi kendine açıklayamıyor, ben “unutkanlığın normal, bu da geçici meraklanma…” diyorum. Bir ara söyle bir konuşma geçti:

O :Sen ne kadar sağlıklı görünüyorsun, hiç hasta değil gibisin, gözlerinin içi parlıyor…

Ben :Evet, çünkü gerçekten sağlıklıyım. Canım biz hasta değiliz ki, sadece taşıyıcıyız. Bu tedavisi olan kronik bir durum. Hepsi bu… İlaçlarımızı düzenli kullanıp, kendimize de dikkat ettik mi hiçbir sorun kalmıyor dedim…

Gerçekten de öyle ama…

Yanında 1,5 saat oturup sohbet ettikten sonra kalkmak için müsaadesini istedim.

– Gidiyor musun? Yine gelllll…!!!”

– Evet, şimdi gitmem gerek, ama meraklanma seni ziyarete tekrar gelirim”

– N’olluurr gel …!!!”

– Elbette gelirim kendine çok iyi bak olur mu?” dedim ve yanaklarında öperek çıktım.

O “nolluurr gel …!!!” diyen sesi kulağımda kaldı… İmkânım olsa kendimi  yüzlerce kopyalasam ve tüm hastanede ki insanların yanında olup onlarla  konuşup, onlara destek olabilsem…

Konuşmamızın arasında tahlil için gittiği bir hastanede birçok kişiye yeni tanı konduğunu, çoğunluğunun kadınlar olduğundan ve nasıl ağladıklarından bahsetti. İlk fırsatta orayı da ziyaret etmek istiyorum…

Biliyor musunuz? Biz Pozitif Yaşam Derneği üyeleri, danışanları, diğer pozitiflere göre çok şanslıyız… Şanslıyız ki birbirimizi bulduk, burada (mahremiyetlerimiz gözetilerek) görüşüp birbirimize yaşamışlıklarımızı, dertlerimizi, sevinçlerimizi, kendimizi anlatıp rahatlıyoruz… PAYLAŞIYORUZ

Sevgi Yılmaz

Benim hayatım işte…

Aklıma gelen kendimle ilgili 2 komik olayı anlatmak istiyorum size…

1. Ankara’daki toplantıda, sabah dozlarımı kahve molasında içmek üzere ayarlamıştım. Molada hemen odama gittim ve ilaçlarımın 2 tanesini içtim ama suyum bittiği için diğerlerini içemedim. (O yıllar sabah akşam 2’şer dozları olan bir ilaç rejimi kullanıyordum) Diğer kalan iki ilacımı aceleyle çantamdaki sakız kutumun içine attım ve toplantıya girdim. Sakız kutumu masanın üstüne çıkardım ve suyumla birlikte içtim birini, sonra jeton düştü bende ve yanımda oturan arkadaşıma “ay dur çantamın içinden alayım bunları, kutunun içinde ilaçlarım olduğunu bilmiyorlar. Sonra bu kız sakız mı yutuyor derler”

2. Yine Dernekten bir arkadaşımla birlikte geçenlerde İstanbul Vali yardımcısına gitmiştik. Toplantı çıkışı valinin kapısının önünde bir sürü adam oturuyordu. Neyse kapıdan ilk ben çıktım. Anaaaa bi baktım hoopp adamların hepsi birden ayağa kalktılar. Bir hoşuma gitti ki sormayın. ‘İçimden de pek bir centilmenler’ dedim.

Sonra bizi kapıya kadar uğurlayan vali yardımcısı ile tokalaşıp dışarı çıktık. Arkadaşıma “Gördün mü biz çıkınca adamların hepsi ayağa kalktı ” dedim.

Arkadaşım ifadesiz bir yüzle, sakin sakin “senin için değil, vali yardımcısı kapıya çıktı diye ayağa kalktı onlar, devlet makamlarında böyledir” dedi.

Sevgi Yılmaz

2 Ülke ve 2 Polis memuru…

Dahiliye doktorunun her gördüğü yerde telefon numarasını elime tutuşturması bana başka bir anımı hatırlattı.

2006 yılı başında işe ara vermiş ve biraz gezmek için kendime zaman ayırmaya karar vermiştim. Uzun zamandır yapmak istediğim Almanya ziyaretim için en uygun zamandı.

Ancak bu yolculuğum çok maceralı geçti. Almanya’ya varana kadar başımdan geçenleri anlatmak istiyorum size. Hala gülüyorum. Hem Türkiye’de, hem de burada polislerle olanları bir okuyun hele…

Babam havaalanına beni bıraktı ve gitti. Bavullarımı bagaja verdikten sonra pasaport kontrolüne gittim. Genç bir polis önce harç pulu almam ve tekrar kendisine gelmem gerektiğini söyledi. Pulu aldım ve tekrar aynı polise geldim. İşte konuşma başlıyor:

Polis :Ne işle meşgulsünüz?

Sevgi :Danışmanlık

Polis :Ne üzerine danışmanlık yapıyorsunuz?

Sevgi :Halk sağlığı / Üreme sağlığı

Polis :Hhaaa.. Şimdi benim düşüncem (sanki soran oldu) doğudaki ailelere devlet 4 çocuğa kadar para yardımı yapsın, ama 5. çocuktan sonrasına aileden para kessinler. Böylece aile planlamasına katkı olmaz mı?

Sevgi :Güzel bir düşünce. Bu alanda da çalışmalar elbette var (uzman kişi Sevgi konuştu) Benim alanım tam olarak bu değil, bulaşıcı hastalıklar üzerine.

Polis:Telefon numaranızı alabilir miyim?

Hoppallaaaa, bana çıktı  tombala… Allah Allah… Ne alaka?

Sevgi :(Sesime ekstra bir ciddiyet katarak) NedeNNN?

Polis :Konuşmak için

Sevgi :Hmm… Benim böyle durumlarda telefon numarası vermek gibi bir âdetim yoktur. Numaram özeldir.

Polis :(çok bozuldu) Peki ben vereyim!

Sevgi :Çok istiyorsanız verin

Polis :Arayın ama

Sevgi :Sanmıyorum

Polis:Buyurun siz buradan geçin (Girmem gereken sıraya beni sokturmadan, kendi yanından geçirtti)

Sevgi :Teşekkür ederim. İyi görevler

Sonradan baktım pasaportumun arasına adını ve numarasını yazmış, koymuş. Beni bir gülme tuttu.

Bu 1. Polis hikâyemdi…

Almanya havaalanında indikten sonra tüm uçak yolcuları ile koştura koştura tekrar pasaport kontrolüne gittik. Millet hızlı hızlı yürüyüp kuyrukta önden sıra kapmak için yarışıyordu. Yan yana dizilmiş ve her birinin içinde 2’şer Alman polisi olan kabinler vardı. Yabancı ülke vatandaşlarının pasaport kontrollerini 3 kabin, Türk vatandaşlarının kontrollerini en sağdaki 1 kabin yapıyordu. (Bu arada bir yandaki kabinde de 1 polis vardı. Yani yan koltuğu boştu. Bu kısmi unutmayın, çünkü birazdan bu boş yere oturacak polis bu öykünün esas aktörü.

Bizim kabinde sırası gelen bir adamın işlemi yapılıyordu. Ama adam ve polis bir türlü anlaşamıyordu. En sonunda:

Polis :Anlayan var mı? (Bizim sırada kimseden ses çıkmadı)

Sevgi :Ben yardımcı olabilirim.

Polis :Hiç bilmemekten daha iyidir, buyurun. Nereye gitmek istediğini sorabilir misiniz?

Sevgi :(Diğer şâhısa dönerek ve Türkçe konuşarak) Nereye gitmek istiyorsunuz?

Şahıs :Gjhfjsfhkssjh….

Sevgi :Siz Türkçe biliyor musunuz?

Şahıs :Kzuetrzcshfjk….

Sevgi : (Alman polise dönerek) Bu adam Türkçe bilmiyor!

Polis :Biliyorum. O bir Rus. Rusça bilen var mı? diye sormuştum ben

Sevgi :Ahhaa pardon o kısmını duymamışım.

Polis :Tamam sorun değil. Yardımınız için teşekkürler.

Polis adamı da alarak içerde başka bir odaya gitti. Kabin boş kaldı ve bizim sıra beklemeye devam etti. Polis gelecekte kontrolleri yapacakta biz geçeceğiz…

Eeee tabii lafın başını anlamam. Çünkü o ara ortalarda dolanan başka bir Alman polisi süzmekle meşguldüm. Polis tıpkı  Brad Pitt. Biraz daha yapılı ve dolgun yüzlüsü. Bir de ilk dikkatimi çeken bronz teni oldu. Alman polislerin üniformaları kısa kollu olduğu için pazıları ve karamel rengi kolları rahatlıkla görünüyordu. Gördüğüm anda çaktırmadan incelemeye başladım.

Bizim Türk polislerle onları kıyasladım. Canım yurdumun polisi genelde kocaman göbekli ve gevrek yürüyüşlüdür. Sonra birde bu atletik yapılı polise baktım. Belinde tabancası, kelepçesi, anında tazı gibi koşabilecek esneklikte ve atletik yapıda.

Neyse sonra bu feci yakışıklı polis diğer kabindeki boş yere geçti. Onun kabini diğer ülke vatandaşlarının kontrolünü yapıyordu. Ben başka kabinin sırasındaydım. Ben bu polisin Brad Pitt’e olan inanılmaz benzerliğini incelerken kafamdan da sorular geçiyordu “Acaba solaryuma mı girdi de bu renge büründü? yoksa sıcak bir ülkede tatilde miydi de güneşte yandı?” Ben bunları düşünürken göz göze geldik. Tabii ben enselenince başımı hemen diğer tarafa çevirdim. Sonra ona tekrar baktığımı 2. kez göz göze gelişimizde anladım. Eee alamamışım gözlerim, napimm?

Valla Allah’ın bildiğini kuldan mı saklayacağım; çok yakışıklıydı. Çok uzun zamandan beri hiç kimseyi böyle beğenmemiştim.

Şimdi… Esas olay burada başlıyor… Ben her ne kadar polisi inceleyip kendimce fanteziler yaşasam da, öte yandan pasaport kontrolünde bir sorun çıkmaması için dua ediyordum. Alman polisi bizimkilere hiç benzemez, en ufacık bir detaya kafayı taksa anında seni ülkene geri postalar. Hafiften bunun gerginliği de üzerimdeydi. Bizim kabındaki polis hala ortalarda yoktu. Öylece bekleşiyorduk…

Daa daa daaa daaaaa… Tam ben bu Brad Pitt ile 2. kez göz göze gelmiştim ki bana bakarak eliyle “sen gel” diye işaret etti.

Küütt kütt küttttt….. Kalbim attı… Korkudan mı, heyecandan mı bilmiyorum. Sanırım her ikisi de… Adamın beni çağırmasına şaşırdım çünkü onun baktığı sıra başkaydı. Elimdeki 4 kg baklava ve küçük çantamı savura savura taşıyarak kabinin önüne geldim ve Kitttaaa durrr! pozisyonunda durdum.

Ayh bu adam yakından daha da yakışıklı. Eridim… O gözlerinin rengi, kollarının yapısı, güçlü görüntüsü… Of offff..

Nadiren de olsa bazen Almanca konuşurken takılırım. Aman maşallah onunla konuşurken bülbül kesildim, dile geldim…

Polis Brad : Merhaba, hoş geldiniz, pasaport

Sevgi : Merhaba, buyurun pasaportum

Polis Brad : Buraya neden geldiniz?

Sevgi : Gezi amaçlı, akrabalarımı ziyarete

Polis Brad : Kimleriniz var burada? (Ara ara da yüzüme bakıp beni inceliyor)

Sevgi : Teyzelerim ve aileleri, amca çocuklarım, kuzenlerim

Polis Brad : Peki elinizde bir davetiyeniz var mı?

Sevgi : Elbette, buyurun

Evraklarımı incelerken ağzımdan nasıl çıktı bilmiyorum ama bir anda ona: “ Tıpkı Brad Pitt e benziyorsun” dedim !!!

Polis Brad : Kim?

Sevgi : Sen

Polis Brad : (Bembeyaz dişleri göründü ve)  Ooğğğ teşekkür ederim. Sende çok güzelsin

Sevgi : (Mahçup bir edayla) Hmm sağ olun

Polis Brad : Kim alacak seni havaalanından

Sevgi : Teyzelerim gelecek, dışarıda bekliyorlardır.

Polis Brad : Peki Brad’i tekrar görmek ister misin?

Sevgi : Umarım

Polis Brad : Burada sana ulaşabileceğim bir numaran var mı?

Nasıl yani!!! İnanamıyorum… Almanya, polis, Brad, ben, telefon numarası, o, ben, beni aramak….

Sevgi : Yok. Cep telefonumun hattı burada çalışmıyor

Polis Brad : Peki teyzenin  numarası yok mu?

Sevgi : Maalesef o da telefonumda kayıtlı, açılmadığı için bakamıyorum. Ezberimde de değil.

Polis Brad : Yaa tühh.

Yalan söyledim ve numara yok dedim. Oysaki vardı. Bir sorun olur diye teyzemin numarasını bir kâğıda yazıp cüzdanıma koymuştum. Var desem olacaklar Allah muhafaza… Veda edip yanından ayrıldım…

Bagajımı aldım ve çıkış kapısını geçtim. Beni sabırsızlıkla bekleyen teyzelerimin heyecanlı gözlerini görmeyi beklerken. Aaaa aaaa beni bekleyen kimse yok… Elimde çeke çeke 1 en büyük boy, bir küçük boy bavul ve 4 kg baklava ile yürümeye çalışıyorum. Zavallı ben. Hemen kenardaki bir oturma bankına oturdum ve beklemeye başladım. Teyzelerim elbet buraya geleceklerdi. Acaba telefonum çalışır mı diye bir açayım dedim. Ahhaaa açıldı… Hemen küçük teyzemi aradım, geliyorlarmış. Beklerken  “aayy şimdi benim polis buradan geçse ve beni otururken görse, “teyzemler alacak” dediydim, yalan söylediğimi düşünüp sorun çıkartır mı acaba? Offf gözleri de çok güzeldi” diye düşünürken, sanırım düşünce gücümle mi çağırdım ne, bir baktım arkamdan doğru geliyor. Şapkasını da takmış, daha da bir yakışıklı olmuş. Tanrım bir insana üniforma bu kadar mı yakışır. Maşallaahhh…

Polis Brad : (Beni gördüğüne çok sevinerek) Hallloo…

Sevgi : Hayy Brad

Polis Brad : Tühh ya konuşacak hiç vaktimiz olmadı, zamanın yok. (Bir an yüzü ciddileşerek) Teyzenleri mi bekliyorsun?

Sevgi : (Telaşlanarak) Evet. Şimdi aradım, yoladarmış (dedim!!! Demez olmalıydım çünkü yalanım ortaya çıktı. Hani telefonum çekmiyordu, teyzemin numarası yoktu)

Polis Brad : Hhmmm…

Sevgi : Telefonumu az önce denedim burada da çekiyor

Polis Brad : Ooo harika numaranı ver hemen

Sevgi :(numaramı vermek istemediğimden) Telefonuma sen kendi numaranı yaz (diyerek hemen telefonumu ona uzattım)

Polis Brad : Tamam yazdım. Aramanı bekleyeceğim. Görüşürüz…

Sevgi : (İçimden:  aramamı çok beklersin diyerek) Tamam hoşçakal…

Telefonu ona uzatırken ellerimin içinin terlediğini fark ettim. Hafiften dizlerimde mi titriyordu ne? Valla yıllardır hiç böyle heyecanlanmamıştım. Liseli kız modundaydım. Adamla her karşılaşmamda polis olduğu için hem korkuyor (sanki korkacak neyim varsa?) Hem de yakışıklılığından ötürü kalp atışlarım hızlanıyordu…

Teyzemleri beklerken yanımda bir Türk, birde Alman  olmak üzere 2 polisin telefon numarasının olduğunu düşündüm. Pasaportun arasındaki numara yazılı kağıdı yırtarak, diğerini de telefonumdan silerek ikisinden de hemen kurtuldum.

Bu olayı anlattığım birkaç arkadaşım “Alman olanı neden aramadın? Arasaydın ve görüşseydin ya. Hiç değilse birer kahve içerdiniz” dediler. Gerek yoktu. Böyle ilişkiler benim tarzım değildir. Benim tercihim, her zaman iletişimin, güvenin ve sadakatin ön planda olduğu çok uzun soluklu bir ilişkidir… Buda kısmet işi 🙂

Doktor: “HIV hiç akla gelmiyor işte!”

Ne zamandır bir enerji kesintim, halsizliğim vardı. Tahminimce  tüm kadınların ortak sorunu olan demir eksikliği idi. Gidip kan verdim ve ertesi günde sonuçlarımı almaya annemle birlikte gittim. Annemin de endokrin de randevusu vardı. Enfeksiyon bölümü “sonuçlarını alınca haftaya pazartesi günü gel bakalım, dahiliyeden de konsültasyon ister, ilaç takviyesi yaparız” demişti.

Haklıymışım! Demir seviyelerim oldukça düşük çıkmıştı.

Baktım enfeksiyon bölümünün önü boş,  isim tabelasında bir kişinin adı var, o da muhtemelen bir iki dakika sonra çıkacaktı. “Şimdi gelmişken bir girsem de sorsam, pazartesi bir daha gelmesem” diye düşündüm. Beklemeye başlamıştım ki… kapı açıldı ve içeriden kara gözlü dahiliye doktoru çıktı.

Kim mi bu kara gözlü dahiliye doktoru? Daha önce yazmıştım ama yine de kısacık hatırlatayım:

HIV tanımı aldığım Samatya Hastanesi’nin dahiliye servisinde şaftım kaymış bir şekilde yatıyordum ya, orada diğer hastanın takibini yapan ve koğuşa girer girmez hoopp gözlerini benim tarafıma çeviren bir doktor vardı ya, işte o…

Ben taburcu olduktan sonra da poliklinikte karşılaşırdık hep. Yine karşılaştığımız bir gün, yanıma gelerek “Hayırdır, sizi hep enfeksiyonun önünde görüyorum.” diye meraklı gözlerle konuşmaya başlamıştı. Ben gayet sakin bir sesle “yattığım dönemde HIV tanısı aldım. Yani ben HIV pozitifim. Şimdide düzenli kontrollerime geliyorum” demiştim. Bu sefer meraklı gözlerinde şaşkınlık belirerek “HIV pozitifsiniz ve gözlerinizin içi gülüyor. Nedir bunun sırrı?” diyerek beni odasına davet etmişti. Sonra da “bu HIV konusunu bir gün daha detaylı konuşalım” deyip telefon numarasını yazıp elime tutuşturmuştu. Numarayı da çıkınca atmıştım…

İşte karşıma çıkan o dahiliye doktoruydu…

Kapıda burun burana gelince:

Sevgi :  Aaaaa aaaa! senin ne işin var burada? (Kabalığa bakın bendeki; siz falan yok, direkt sen! Belki onun da bir sağlık sorunu vardı, özeline karışır gibi lappadanak sordum.)

Kara gözlü Doktor :Hepatit için tezim var da, onun için çalışıyordum. Kontrole mi geldin?

Sevgi                 :Evet….Benim de bir dahiliye doktoruna ihtiyacım vardı, iyi oldu seni gördüğüm.

Kara gözlü Doktor :Hayırdır? Bakayım… (Tabii bakar, gün doğdu ona)

Sevgi : Ne zamandır bir demir eksikliğim var. İşte test sonuçlarım. Bunun için ilaç yazdırmam gerekiyor.

Doktor :Hımm… Evet değerlerin düşük, takviye gerek. Tamam hemen yazalım, karnen yanında mı? (o zamanlar ilaçlar karnelere yazılırdı)

Sevgi :Değillll… Ama annemle geldik onun ki var, ona yazabilirsin.

Doktor :Tamam getir ona yazalım, şuradan 5 numaralı dahiliye ye bir barkot alıp gel, olur mu?…

Hemen uçup annemin karnesini kaptım, barkot için bankodaki kızın tepesine dikildim. Kız da (haklı olarak) sorun çoıkardı.

Kıl Kız : Randevunuz var mıydı?

Sevgi :Hayır yok. Doktor bey şimdi sizden 5 numaraya bir barkot alıp gelmemi söyledi.

Kıl Kız :Randevunuz olmadan veremem…

Diyordu kiiii…. Bir baktım kara gözlü doktorcuk yanımda biti verdi. “5 numaraya bir barkot verin!” dedi. Kıl kızda “gıggg” yok. “Tabii efendim” deyip hemen çıkarmaya başladı. O arada doktor odaya gitti. Ben tam odaya girmeye hamle yapıyorken kadının biri atladı önüme ve “nereye giriyorsunuz, sıra var burada” dedi. Kapıda da 3 kişiler. “Doktor bey çağırdı” dememe kalmadan, doktor kendi gelip beni içeri aldı. Anaaa kapıdaki kadın çıldırdı. Avaz avaz “nasıl giriyor o içeriiiiiğğğ…” diye çığrışmaya başladı.

İçeride hasta takibini yapan, o gün, o 5 numarada esas görevli olan doktor başka bir kadındı. Onunda bağıran kadına tepesi attı ve kapıdaki görevliye “aççç bakim kapıyı” dedi. “Ne bağırıyorsunuz öyle? Doktor beyin bir hastası gelmiş kenarda ilacını yazıyor. Doktor bey gelip bu odayı kullanamaz mı? Ne ayıp yaptığınız, sırayla hepinize ben bakıyorum” dedi.

Kapıdaki çıldırık kadın bu sefer de “burası özel muayenehane mi?” demez mi…

Tamam sıra varken birinin içeri dalıp, öncelik alması her zaman sinir bozucudur. Ama ben az buçuk haksız olmakla birlikte,  kimsenin sırasını da gasp etmedim. Boşta olan bir doktoru değerlendirdim sadece.

Odanın en kenarında kara gözlü doktorum bana günde tek doz alacağım ilacımı, gidip gelip uğraşmamam için 3 kutu birden yazdı. Kullanım şeklimi anlattıktan sonra, 3 kutuyu bitirdikten sonra tekrar kan değerlerime bakmamız gerektiğini de ekledi. Tüm bunları anlatırken karneyi bir türlü elime geri vermedi! Masadaki kadın doktorun boş anında masasından küçük bir kağıt alıp telefonunu yazdı ve hepsini birlikte bana verdi…

Bir arada ben “Sen esas tezini hepatit yerine HIV konusunda yapsaydın biz de sana yardım ederdik” dedim…

Birlikte kapının önüne çıktık ve biraz sohbet ettik…

Doktor :  Nasıl gidiyor sağlık durumun? Bir değişiklik var mı? Ne kadar oldu?

Sevgi :Bu gün tanı alalı tam 3 yıl oldu. 3. yıl dönümüm bu gün. (yıl: Ocak 2008) Her şey çok iyi, hiçbir sorunum yok. Günlük dozlarımı kullanıyorum o kadar… Hastanede yattığım süredeki halimi hatırlıyor musun?

Doktor :  Hatırlamam mı? Ben de doktorluğa yeni başlamıştım. 3.5 yıl oldu benim de.

Sevgi :Aaağğğğ sen yeni miydin o zaman! O dönem ben AIDS tablosundaydım işte. Tedaviyle birlikte çok kısa sürede günlük hayatıma geri döndüm işte.

Doktor : Şimdi sizler daha iyi biliyorsunuz, o duruma gelip nasıl geri böyle sağlıklı olunuyor? (Bunu bana bir doktorsoruyor? Tıp eğitimi almış, günde yüzlerce hasta bakan almış doktor bunu bilmiyorsa, toplumun geneli ne yapsın…)

Sevgi :HIV’i baskılayan tedavisi var! Çoğumuzun HIV ile bir derdi yok.  Yaşamlarımız zorlaştıran damgalayan sosyal imajıdır. İşte bu yönünü doğru dürüst toplum bilmediği için ayrımcılıklar çok fazla yaşanıyor.

Doktor :Neden ayrımcılık yapıyorlar ki?

Sevgi :Çünkü doğru dürüst bulaş, daha doğrusu bulaşmama yolları bilinmiyor ve en çok ayrımcılığı doktorlar yapıyor. Hangi birini anlatayım ki sana; sırtını dinlemek üzereyken tanısını gören doktor “tamam kapatın sırtınızı, dinlemeye gerek yok” diyen doktor mu, HIV pozitif hastasına “yaklaşma bir şey sıçratacaksın” diyen enfeksiyon uzmanı mı, HIV pozitif olduğu için ameliyat edilmeyip masada kalanlarını mı anlatayım… Hele hele 12 yaşında bir çocuk bu nedenle yoğun bakıma alınmadı ve öldü!

Kara gözlü bunları duydukça gözleri daha da açıldı !

Doktor :Neydi sizin web sitesinin adresi? Orada hep böyle HIV’liler mi yazıyor?

Sevgi :(Hafif sert bir ton içeren bir ses tonumla) HIV’li demiyoruz! HIV ile yaşayan veya HIV pozitif kişi diyoruz. Çünlü ‘li ve ‘li gibi ekler ayrımcılığı destekliyor. Web sitemiz www.pozitifyasam.org

Doktorcuğun gerçekten HIV hakkında doğru dürüst hiç bilgisi yoktu. Ayaküstü birçok sorusunu cevapladım:

“Peki kondom kullanmak ne kadar koruyor? Öpüşmekle bulaşıyor mu?…..”

Sadece HIV için değil, tüm CYBH’dan korunmak için kondomu her ilişkide kullanmak gerektiğini, güvenirliğini…. Teorik olarak tükürük ve gözyaşında HIV olduğunu, ancak bulaş olması için litrelerce tükürükte içerisinde gözle görülür miktarda kan olması gerektiğini, HIV’in mukozalardan geçiş yaptığını …..vs anlattım…

“HIV mukozalardan geçiş yapar. Vücudumuzdaki mukozalar ağzın içi, gözün içi, vajinanın ve anal bölgenin içi ve penisin baş kısmıdır. Süngerimsi yapısı olduğu içi emme özelliğine sahiptir…” diye anlatırken bana “oohh oo  ooğğ  sen bu konuları aşmışsın” dedi.

Sevgi :Ben tıp öğrencilerine bu alanda eğitim veriyorum. Çünkü eğitim sisteminde yeteri kadar anlatılmıyor. Ben tanı almadan önce dahiliye servisinde 1 ay yattım. Bana bu sürede neyim olduğunu anlamadan körlemesine antibiyotikler verdiler hep. Her gün farklı bölümlerden konsültasyonlara geldiler. En son enfeksiyona sıra geldi de ne olduğu şükür anlaşıldı. Sadece enfeksiyon doktorlarının değil, tanı aşamasında  özellikle dahiliye ve cildiye doktorlarının bu konuda bilgisi olması gerekir.

Doktor :HIV hiç akla gelmiyor işte !

Sevgi : Nasıl akla gelmez! Benim AIDS tablosunda olduğum bariz belliydi. İlk akla gelmesi gereken şüphelerden biri bu olmalıydı. Bir kişide; kısa sürede (6 ayda) yaklaşık olarak vücudunun %10’u kadar kilo kaybı, durmayan ishali, lenf bezlerinde bezeler, düşmeyen yüksek ateşi varsa hemen bunlara bakılması gerekir. Üstelik bende pnömoni de vardı. Tanıda çok önemi bunlar…

Ve yaptıkları tek teste güvenmemeleri gerektiğini de anlattım. Kişinin pencere döneminde olabileceğini ve hem antikor – hem de antijen test sürelerini anlattım…

Aayy bu arada HIV pozitif çiftlerden HIV ile enfekte olmayan bebekler olduğunu da bilmiyordu, çok şaşırdı. Alınması gereken önlemleri ve bu önlemler ile geçiş için %0.5’den az risk olduğunu anlattım…

Telefon numarasını ne mi yaptım? Tabii ki yine yırtıp attım…

Sevgi Yılmaz

“Gençlere değer”

Adıyaman’da 2. Grup ile deneyimim:

Dağdan indim şehre…

Direkt CS/ÜS yürütüldüğü ofise gittik. Ben de salonda yerlerini almış olan gençlerin arasına geçtim oturdum. Aralarında en bıçkın ve yapılı olan genç beni yandan yandan göz hapsine aldı. (Bu gence kısaca Bıçkın D diyelim) Bıçkın D, projenin koordinatörü Nur’un yanına gitmiş, oturmuş ve ağzını elindeki benim öyküm olan metinle örterek, çaktırmadan beni işaret ederek:

Bıçkın D. :Eğitmen mi?

Nur :Evet

Bıçkın D. :Oyy oyy oyyy… Peki kalıcı mı?

Nur :Anlaşırsak

Bıçkın D. :Ohhh anam oohhh hhh. Taş gibi walla…. demiş

İlk grubun iki eğitimcisi buraya gelmiş, 2. gruba cinsel sağlık eğitimlerinde kullanacakları maketlerin (objelerin) kullanımını anlatacaktı. Maketler:  vajina, penis, meme ve haya idi…

Maketlerle kendi kendine haya ve meme muayenesi, vajina ve penisle de kondom kullanımını anlattılar. Sonra gençlere uygulattılar. Bunun eğitimin alan gençler daha sonra köylere gidip anlatacak ve insanları bilgilendirip- bilinçlendirecekti. Bu maketlerin kullanımı içinde etik kuralları özellikle vurgulayarak anlattılar. Şaka için veya başka amaçla asla kullanılmaması gerektiğini, onların sadece işleri için birer malzeme oldukları ve çok pahalı oldukları için temiz kullanmaları gerektiğini anlattılar. Bu eğitmen ekibi süper iyiydi…

Maket eğitimi bitti ve sıra benim bölümüme geldi. Eğitimcinin sunumunun üzerinden geçtik biraz. Grafik çizerek HIV’in, AIDS tablosuna nasıl geçtiğini, ilaç devreye girdiğinde nasıl normale döndüğünü anlattık. Sonra Mandalina kabukları, yorumlar, benim öyküm, yorumlar şeklinde gittik.

Benim öyküm için gelen bir yorum çok ilginçti:

Genç erkek :  Yaa burada da yazıyor ya kadın tam bir şen dul hayatı yaşamış, partnerlerinden birinden almıştır. Tatillere falan da çok gitmiş.

Bir başkası :Evet yaaa ilk önce çok mütevazı bir aile yapısı var, sonra birden n’olmuşsa o baskı yok

Genç kız :Eski eşinden de almış olabilir

Bir öteki :Ameliyat olmuş da olabilir mi?

İlk iki yorumun dışında çok öyle değişik yorum gelmedi. Sonra benim çanı gonklatan cümlem: Peki o öykü bana ait desem, o kadın benim desem…..

Yine o rüzgâr esti, göz bebekler iri iri açıldı.  “Şen dul” diyen çocuk, “her yanım diken diken oldu” dedi.

Siz hele Bıçkın D’nin yüzünü görecektiniz, kıpkırmızı olmuştu.

Sonra alkış ve karşılıklı interaktif sohbet.

Aldığım alkışlarla ilgili bir şey eklemek istiyorum. O an hissettiklerim: Övülmek, beğenilmek, onaylanmak, popüler olmak ….. vs. asla bunlar değildi. Beni mutlu eden (tüm HIV ile yaşayanlar için) anlaşılmak,  hayatın bizler tarafından nasıl yaşandığını gösterebilmek, derdimizi anlatabilmek, doğrusunu öğretebilmiş olmaktı…

Sorular kısmında Bıçkın D hepimizi şok eden, eğitmenlerini hüsrana uğratan sorusunu sordu. Sağ kolunu dizine dayamış, hafif omzunu da düşürmüş ve bir paparazzi muhabiri  edasıyla:

Bıçkın D. :Eee peki pişman mısın? !!!

Sevgi :Neyden pişman olmam gerekiyor?

Bıçkın D. :(Durumu toparlamaya çalışarak) Eee şey yani ‘keşke bu virüsü hiç almasaydım’ dediğin oluyor mu?

Arkadaşları müdahale edip “D sen önce bir düşün, sorunu hazırla ve öyle konuşmaya başla” dediler….

Grup çok fazla önyargılıydı. İlk öykü üzerinden de konuşmaya başladığımızda bu virüsü nereden aldığıma çok takılmışlardı. Onu için yaklaşık olarak yarım saat kadar kaynağın neresi olduğunu söylemedim.

Sevgi :Ben gecede 10 kişi ile beraber de olabilirim, bir seks işçisi de, bir eşcinsel de olabilirdim. Bu hiç birinizi ilgilendirmez !!! Bu benim hayatım, benim ÖZEL yaşantım dedim.

Zınk diye kaldılar. Bu arada ben sadece HIV pozitiflerin değil, seks çalışanlarının da, eş cinsellerin de savunuculuğunu yapıyorum. Ben insanca yaşamanın, yaşayabilmenin savunuculuğunu yapmak istiyorum.

Gruba sonra bu virüsü eski eşimden aldığımı, o şen dul olduğum dönemde de tatillere hep ailemle birlikte gittiğimi, o çocuğun yüzüne yan gözle bakarak anlattım. Önyargıları yarım yarım yarıldı gitti.

Ahahahaa sonra bir ara beni Nemrut’a çıkartan Mahmut’a döndüm ve

Sevgi :Yaa Mahmut !!!! Bilmiyordun değil mi? Tüm gün yollarda, dağda birlikteydik.

Mahmut :(Yorgunluktan bayılan gözleri ve aheste sesiyle) Eee bir şey yapmadık ki… demez miii ? Tüm Salon kahkahaya boğulduk…. Canım yaaa çok efendi ve yürekli bir çocuktu. O gün için hayatta hakkını ödeyemem onun…

Oturum bittiğinde kızlardan bir ağlayarak dışarı çıkmış. Eğitmenler konuşmuşlar. Çok etkilenmiş öykümden. Gece vedalaşırken bir sarılışı vardı ki…

Sonra bu 2. grubu da alıp akşam yemeği, sertifika dağıtımı ve veda partisi için 1. grubun yanına, otele gittik. Yemek salonunda masaları uzun birleştirmişler. Ancak 6 kişilik masayı ayrı yere koymuşlar. Ona da biz eğitmenler oturduk. Tam yemek ortasındayız arkadan bir “Sevgggiiiiii…!!!” sesi geldi. Aha bir baktım ki tüm masadakiler bana doğru kola dolu kadehlerini kaldırmış “Sevggiiii, Sevggiiiii senin şerefine kadeh kaldırıyoruz” diye bağırıyorlar Öhhhh bu kadar da fanatik olunmaz ki.

Eğitmenlerle sohbet ederken kızımın resmini gösterdim.

Eğitmen:Way bee güzelliğe bak. Sevgi’den istesek bize verir mi? Eğitmen: Yokk oluumm ben direkt anasına yazılıyorum

2 gün boyunca bu iki eğitmen “hhoopp bak kıskanırım yaklaşma Sevgi’ye” modunda şakalaştılar.

Yemekten sonra 2 grup bir arada salonda toplandık ve sertifika dağıtıldı. Bazılarına da minik hediyeler. Beni de atlamamışlar ve sihirli yumurta almışlar. Tepesini kırıp, yeterince su koyuyorsunuz içinden çiçek çıkıyor. Kızımla suluyoruz, bakalım ne çıkacak? Çiçek mi, civciv mi ?

Sertifika dağıtımı sırasında 2. grup (benimle çok az zaman geçirdiler ya) hep beni inceliyorlardı J Özellikle de en çok o ‘Şen dul’ diyen çocukla ve Bıçkın D ile göz göze geldim. Ne zaman o tarafa baksam 2 değil, 4 gözleriyle bana bakıyorlardı.

Sonradan öğrendim ki Bıçkın D o maket uygulamasında hep benim gözüme girmek için kalkmış. Normalde uygulamalara kalkmazmış.

Sertifika dağıtımından sonra  müzik ve parti. Pasta kesildi. Yemekte ve  sertifika dağıtımında gençler benim yanımda oturmak için hep yer kapıştılar. Yerde minderlere serilmiş olanlar hemen ayağa fırlayıp, buraya otur diye yer gösteriyordu. Sonra iki tane kanka arkadaş vardı. Partinin sonuna kadar özellikle benimle biraz daha konuşabilmek için kalmışlar.

“Dün senin oturumundan sonra biz sabaha kadar uyumadık ve seni konuştuk” dedi. Esmer olanın bir derdi vardı, benimle paylaştı ve bir yol yöntem göstermemi istedi. Derdinin ne olduğunu buraya yazmayacağım, bende kalsın. Az önce insan hak savunuculuğu yapıyorum dedim ama bir yandan Güzin ablalık da yapıyorum. “Kötü olduğumda seni arayabilir miyim?” diyerek telefonumu aldı. Seve seve verdim. İnsanın dibe vurduğunda umutlu bir sese çok ihtiyacı oluyor.

Eğitimin son günü  sabah erkenden, gruptan bir arkadaş geldi ve tüm eğitmenlere birer tane, kendisinin yaptığı Nemrut heykelciği hediye etti. “Sevgi’ye bir tane daha, ayrıca, özel bir hediyem var” dedi ve kendi yaptığı süper bir ebruli tablosu armağan etti.  Sırf bunları verebilmek için sabahın köründe kalkıp gelmiş çocuk. Sonra hep birlikte otelden ayrıldık ve enfes bir Adıyaman kahvaltısı etmeye gittik. Oradan da havaalanına…

Gönüllü eğitmenlik yapan 4 arkadaş süper ötesi bir azim ve hevesle işlerini yaptılar. Neredeyse sabah 4’lere kadar çalıştılar. Bir de oturumlar bittikçe ardından onlar değerlendirme yağıyorlardı. Ciddi emekleri var.

3 eğitmen o 1 haftanın yorgunluğuyla uçakta hemencik uyuya kaldı. 4. ile yan yanaydım ve uzun uzun oturumların kritiğini yaptık.

Her eğitimden çıktığımda içimden aynı cümle geçiyor: “Gençlere değer”

Sevgi Yılmaz

“Hiç yüzünüzü saklamak zorunda kalacağınızı düşündünüz mü?”

Türkiye Üreme Sağlığı Programı kapsamında Adıyaman Tabip Odası tarafından yürütülen Cinsel sağlık / Üreme Sağlığı  (CS/ÜS) Akran eğitimi programı kapsamında HIV ile yaşama oturumu için Adıyaman’daydım.

Ankara’ya ilk eğitici eğitimine gittiğim gruptan 4 tane zeki genç burada eğitmen olarak karşıma çıktı. Meğer onlar tutturmuşlar “Sevgi gelsin, Sevgi gelsinnn… bize anlattığı gibi bu gençlere de anlatsın, onlar da bizler gibi gaza gelerek sahaya çıksınlar” diye. Konuşmamın çok etkili olduğunu defalarca söyle/mişler/diler. Ne güzel…

Salı öğlen saatlerinde Adıyaman’a ayakbastım. Orada iki ayrı eğitimde, iki ayrı gruba oturum gerçekleştirecektim. İlk oturumumun hemen o günün akşam olduğu söylendi…

İlk grubu gözlemlemek için birkaç saatim vardı. Gençler eğitimin 4. günündeydi ve o gün çok dağılmışlardı. Oturum saatime kadar pek bir elektrik alamayacağımı düşündüm.  Yanılmışım…:)

1. Grup ile deneyimim:

Ben gittiğimde öğle yemeğindeydiler. Ben de hemen aralarına oturdum. Gittiğim gibi dikkatler üzerimde yoğunlaştı. Hemen birçoğu el uzatıp tanıştı ve nereden, ne için geldiğimi sordu: HIV/AIDS oturumunun moderatörüyüm. Zaten bir gün öncesinden İstanbul’dan HIV/AIDS temasını işlemek için ayrı bir eğitmenin geleceği söylenmiş.  Merakla bekliyorlarmış…

Bu sefer salonda masa/sandalye düzeni değil, yerlerde minderler vardı. Gençler yerlere yayılarak konuları işliyorlardı. Çok hoşuma gitti…

Benim saatim geldiğinde, grubu karşıma alarak yerde, mindere bağdaş kurarak oturdum. Önce kendimi ve Derneği ve yaptığımız faaliyetleri tanıttım. Arkadaki barkovizyona yüzlerimizin net olmadığı, üzerinde  “Hiç yüzünüzü saklamak zorunda kalacağınızı düşündünüz mü?” yazılı olan Pozitif Yaşam Derneğinin kartpostal görüntüsünü yansıttım. Sonra da, bir HIV pozitifin yaşam öyküsünün anlatıldığı Mandalina kabukları ses kaydını dinledim. (http://pozitifyasam.org/tr/pozitif-oykuler/mandalina-kabuklari.html)

Kaydı dinledikten sonra üzerine sohbet ettik. Gelen yorumlar güzeldi:

– Dinlerken gerçekten ben yaşamışım gibi hissettim

– O gezdiği yerler geldi gözümün önüne

– İlk önce çok korkup umutsuzluğa kapılıyor, ama sonra normal yaşamına devam ediyor

– O Ankara’daki arkadaşları çok etkiledi beni. Gelme demesine rağmen yine de kalkıp geliyorlar ve onu yalnız bırakmıyorlar

– Ben de burada dostluğu ve dayanışmayı gördüm

– O kendini bomba gibi hissettiği anlarda içim çok fena oldu

– Hani  “İstiklal’e dalıyoruz, size değiyoruz” diyor ya, işte orada her an her yerde karşılaşabileceğimizi, belki de karşılaşmış olduğumuzu daha iyi anladım

Sevgi:Bu öykünün sahibi benim çok yakın arkadaşım. Evet o Ankara’daki arkadaşları çok destek oldular ona. Bu arkadaşım devlet memuru olduğu için ilaca erişimde ciddi problem yaşıyor. İş sebebiyle tüm sosyal alanı çevrili olduğundan deşifre olma ihtimali çok yüksek. Ve biliyor musunuz? O Ankara’daki arkadaşları aralarında para toplayarak bu arkadaşımın bir süreliğine de olsa ilacını aldılar. Değerleri çok düşmüş ilaca başlama zamanı çoktan gelmişti.

Sonra sıra bir gün öncesinden kendilerine dağıtılmış olan (benim hastane ve tanı anı sürecimi anlattığım) metnin üzerinden konuşmaya geldi.

Çok konuşmaktan dilim kurumuş 1 bardak su istemiştim. Üzerinden 2 yudum aldığım bardağım önümde duruyordu. 3. bir şahıstan bahseder gibi karşılıklı konuşarak sohbet ettik. Yine birçok değişik yorum geldi.

– O hemşirelerin öğrendiklerinde yüzüne bile bakmamaları çok takıldı aklıma

– Yaa böyle bir hastalığı olan kişiyi nasıl olurda manzarası gasıl hane olan bir yerde yatırırlar

– Babası ondan önce öğreniyor, bu yanlış ama

– Gece ölümle boğuşurken bile annesini, onun çaresizliğini düşünüyor.

– Kızının kokusuna hasret kalıyor……

Bunlara benzer daha birçok yorum geldi. Sonnrraaa:

Sevgi  :Peki o öykü bana ait desem, o kadın benim desem…..  !!!

Daha önceki eğitimlerde de olduğu gibi yine salondan bir rüzgâr geçti, sessizlik çöktü. Minderlerine gömülmüş, iyice kaykılmış olanlar bir anda yerlerinde doğruldular. Ardından dehşet bir alkış koptu. Hepsi bir anda büyük bir coşkuyla el çırpmaya başladı. O an neler hissettiğimi anlatacak kelime bulamıyorum….

Orta sıralarda oturan bir genç ayağa fırladı ve “suyunuzdan içebilir miyim?” dedi ve önümde duran bardağı aldı, içmeye koyuldu. Tam suyu yarılıyordu ki başka bir çocuk daha kalktı ve elinden bardağı aldı, geri kalanı da o içerek bitirdi.

Hastane dönemimi anlatırken sağ tarafımda 2 kız birbirlerine sokulmuş ağlıyorlardı. Kızlardan biri daha sonra söz aldı ve:

Kız :Birçok arkadaşım şu an yurtta ve içimden keşke onlarda burada olsalardı, seni dinleyip doğrusunu öğrenebilselerdi diyorum. Kendimi onlardan daha önde ve seninle tanışabildiğim için de çok şanslı hissediyorum…. dedi.

Grubun katı görüşlü olanlarından bir genç:

Genç :Sevgi benim bu ön yargımı değiştirdiğin için sana çok teşekkür ederim.  Eğitimin ilk bölümünde “HIV ile yaşayan bir arkadaşınız olsa onunla görüşmeye devam eder misiniz?” diye sorulduğunda “Hayır asla görüşmem” demiştim. Ama sen bana bunun ne kadar yanlış olduğunu gösterdin. Kendimden utandım. Şimdi olsa ona daha ne kadar çok destek olabilirim diye düşünürüm.

Genç :Senin oturumun başladığında içimden “aman yaaa şimdi bu kadın  iki saat bize ne anlatacak?” diye düşündüm. Seni dinledikten sonra kendimden utandım. Özür dilerim. Walla şahaneydi

Başka bir genç :Kızın senin gibi bir anneye sahip olduğu için çok şanslı

Oturumun sonlarına doğru, gün boyu grubu toparlamaya uğraşan eğitmenlerden biri söz aldı:

Eğitmen :Arkadaşlar hakikatten beni çok utandırdınız . Eğitimlerde “yaa o öyle değil, bunu böyle yapın” diye diye dilimde tüy bittiydi ve ben size doğru öğretemediğimi düşünüyordum. Ama konuşmalarda çaatt çatttt en doğrularını söylediğinizde çok mutlu oldum. Valla hepinize bravo… Gurur duydum sizlerle.

Konuşmalarda gençler tam “HIV’li kiş….” diyorken, bir anda “aayy pardon, HIV pozitif kişiler” diye kendilerini düzeltiyorlardı.

Sevgi :Arkadaşlar size anlattıklarımı, ses kaydını, öykümü her yerde kullanabilirsiniz. Tek kullanmanızı istemediğim şey adım. Burada gerçek adımı söyledim size. Gerek olduğunda, söylemeniz icap ettiğinde nikimi söyleyebilirsiniz. Mahremiyetime saygı gösterirseniz çok sevinirim “ dedim.

Grup hemen o andan itibaren nikimi söylemeye başladı. Ondan sonra bir daha adımı hiç kullanmadılar. Hhııııı bir de ertesi gün başka bir grupla yapılacak oturum için dışarı bilgi sızdırmamaları tembihlendi. Ben kimdim: Eğitmen…

Akşam yemeğinden sonra odama gittiğimde saat 23:30 civarıydı. Ben yatmaya gittim ama, gençler daha sunumlarını hazırlayacaklardı. Bir çoğu sabah 04:00’e kadar çalışmış ve tekrar 06:00’ da kalkmışlar.

Adıyaman’a gidip de Nemrut Dağı’na çıkmadan gelmek olmazdı…

Ertesi sabah kahvaltıdan sonra gençler eğitim için salona, ben de Nemrut Dağı’nın yollarına koyuldum.  Adıyaman CS/ÜS Projesinde görev alan saha elemanı sevgili Mahmut ile 1,5 saat arabayla yol gittik. Ayy çocukcağız hiç off bile demeden o karda kışta, onca yolu götürdü, dağa çıkardı ve geri getirdi. (Daha sonradan öğrendim ki kaç günlerdir bu eğitim yüzünden de çok geç yatıyormuş ve uykusuzmuş)  Kahta’dan ve bir çok köyden geçtik. Tepede kar olduğu için bir noktadan sonra araba çıkamadı. Arkamızdan gelen bir minibüste de bir çift turist vardı. Yolun birazını da onların aracıyla çıktık ama sonra geri kalanını yürümek zorunda kaldık. Ve 2 km tabanvayla rampa yukarı yürü, yürü, yürü. İlk yarım saatte fazla oksijenden benim ciğerler şişti. Tıkandım, nefes nefese kaldım. Aayy o an; hastanedeyken nasıl nefes alamama krizlerine girdiğim geldi aklıma. Bir yudum nefese hasrettim! Oysa şimdi gönlümce gezebiliyordum…

Dağda daha çok saf oksijen olduğu ve bende buna alışık olmadığım için şiştim tabii. Dilim bir karış dışarıda yürüdüm. Şaftım kaydı…

Hele tam zirveye çıkarken Kelime-i Şahadet getirdim de yürüdüm. Bir yanım uçurumdu ve ayaklarım kayıyordu. Düşmemek için ellerimi karlara saplayıp tutundum. Eeehh bu seferde ellerim dondu. Ama olsun oraya kadar gitmişim, ölmek vardı, dönmek yoktu…

Bizim turistler meğer Almanmış.

Bir de orada onlara rehberlik yaptım. Nemrut’un öyküsünü Mahmut bana anlatıyor, bende onlara. Bu aralar pek bir Almanca konuşur oldum. Baksanıza Allah’ın dağında bile konuşacak ortam oldu. Ayy dağ dedim de: Nemrut efendi o heykelleri binlerce insanın ölmesine sebep olan 50 km yoldan yuları taşıtmış. Öhhhhh bu ne zulüm. Neyse konuya dönelim. Nemrut’u merak edenler internetten açıp okusunlar. (Heykeller çok güzeldi, Temmuzda da gidip gün doğumunu izlemeyi kafama koymuştum. Bu hayalimi de 1,5 yıl sonra gerçekleştirdim :))

2. grup ile deneyimim bir sonraki yazıda

Sevgi Yılmaz